29 Mart 2013 Cuma

Karar Verildi..Tek Tip..

Bundan bir süre önce "Tek Tip Mi, Serbest Mi?" diye bir yazı yazmıştım.

Okuyanlar hatırlayacaklardır, konu okullarda önümüzde yıl yürürlüğe girmesi planlanan serbest kıyafet uygulaması idi.

Ben şahsi olarak aslında serbest kıyafet uygulamasına sıcak baktığımı söylemiştim.

Ancak okuldan gelen anketi ben daha veli olarak imzalamadan çocuklar yolda serbest kıyafet istemediklerine karar vermişlerdi.

Üstelik bu karar onların şahsi kararları değildi, tüm arkadaşlarıyla bu kararı beraber almışlardı.

Bundan birkaç gün önce de Milli Eğitim Bakanımız uygulamada geri adım atıldığını, uygulamadan vazgeçileceğini ya da isteyen okulların uygulayabileceğini iletmişti. Buna velilerin karar vereceğini de sözlerine eklemişti.

Bugün çok okunan bir gazetede konuyla ilgili veliler ve öğretmenler arasında yapılan bir anket yayınlandı.

Sizlerle bugün bu anket ile ilgili konuşmak istiyorum.

2510 veli ve 504 öğretmen ile yapılan ankette çoğunluk serbest kıyafet uygulamasına karşı olduğunu iletti.

Velilerin %81 i ve öğretmenlerin %83 ü uygulamaya hayır demiş.

Bu kararın nedenlerinin başında en fazla " Dar gelirli ailelerin çocukları olumsuz etkilenecek" argümanı geliyor.

Akşamları " Yarın ne giysem?" tartışmalarının olacağı öngörüsü ikinci sırayı alıyor.

"Öğrenci olanla olmayan karışacak" endişesi de bu iki nedenin arkasından geliyor.

Öğretmenler de serbest kıyafet ile okulda disiplini sağlayamayacakları endişesini taşıyorlarmış.

Veli ve öğretmenler formanın okula aidiyet duygusunu da destekleyeceği görüşünde.

Birçok veli ve öğretmen derslere odaklanmayı engelleyeceği ve ders başarısını düşüreceği kanısında.

Serbest kıyafet dar gelirli ailelerin çocuklarının psikolojisini olumsuz etkileyecek fikri çok yüksek bir oranda desteklenmiş.

Benim en baştan beri desteklediğim " Serbest kıyafet yaratıcılığı destekler" argümanı çok düşük yani %25 ler oranında destek görmüş. Çok şaşırtıcı.

Öğretmenlerin öğrenciler arasında ya da öğrencilerin kendi arasında ayrımcılığa yol açacağı da düşündürücü konular arasında geliyor.

%75 oranında veli marka kaygısıyla hırsızlıkların artacağını öngörüyor.
Hiç aklıma gelmeyen bir görüş daha var. Veliler serbest kıyafetle okula uyuşturucu girebileceğinden endişeli.

Okul masraflarının artma olasılığı da velileri endişelendiriyormuş.

Şimdi efendim bizim toplum olarak vur deyince öldürmek gibi bir özelliğimiz var.

Biz ve annelerimiz çocuğa en az yakışan siyah önlüklerle büyüdük. Bu ne düşüncesizliktir bilemiyorum, çocukların hayatını karartmaya 7 yaşından başlanıyordu eskiden.



Daha sonra çivit mavisi bir önlük uygulamasına geçildi ama bence o da son derece zevksiz idi.

Çocuklar cıvıl cıvıl olmalı renkli renkli olmalı bence illa ki forma olacaksa.

Ama ben diyorum ki..

Eğer tek tip kıyafet olacaksa.

Ailelere masraf yaratmak istemiyorsak.

Tüm çocukların rahat edebileceği bir kıyafet arıyorsak.

Mesela tüm çocuklar kız erkek mavi kot pantolon ya da kanvas pantolon giyse.

Üstlerine yazın beyaz tişört, kışın beyaz kazak giyseler.

Yine bütün çocuklar aynı giyinmiş olur.

Ama doğalarına, yaratıcılıklarına, koşup oynamalarına, üstlerini kirletmelerine daha uygun olmaz mı?

Okuldan veli arkadaşlar ile konuştum.Onlar okula giderken çocukların şık olması gerektiğine inanıyorlar.

Kızlar kibar kibar etek giymeli diyorlar.

Hiç katılmıyorum.

Hiç gerek yok şık olmalarına.

Rahat olsunlar, mutlu olsunlar ve gereksiz yere aralarında rekabet oluşmasın yeter diye düşünüyorum.

Bilmem siz bana katılır mısınız?


27 Mart 2013 Çarşamba

İcat- Mucit-İnnovasyon..

Yıl 2013.

Teknoloji çağındayız.

Şu anda satın aldığımız herhangi bir teknolojik alet muhtemelen çok demode olmuştur. Zira icat edildikten, ürüne dönüştürüldükten, üretildikten, reklamı yapılıp satış noktasına geldikten sonra biz onu satın aldığımızda bu süreçte 3 yeni versiyonu icat edilmiştir bile, yani elinizdeki cihaz üzgünüm ama eski modadır.

İşte tüm bu innovasyon sürecine rağmen bazen siz de " Ah keşke bilmemne icad edilse, üretilse de gidip alsam kullansam" demiyor musunuz?

Ben diyorum vallahi..

Örnek mi istiyorsunuz?

Hadi beraber bakalım.


  • İnsan vücuduna eklenerek, sevmediğiniz kişilerin sözlerini görmemenizi, duymanınızı sağlayacak çip. 
  • El şıklatmayla çalışan  tüm elektrikli aletler. 
  • Koku kayıt aleti. ( Ben kokuları asla unutmam aslında ama güzel  bir anıyı hatırlamak için o kokuyu koklamak keyifli olabilir.)
  • Rüya kayıt makinesi. ( Ertesi gün ne görmüştüm diye kıvranmamak için)
  • Anı kayıt makinesi. İstediğimiz anları çıkarıp izlemek için..
  • Kışın, popoların üşümemesi için ısıtmalı klozet.
  • Kokmayan çorap veya ayağı kokutmayan çorap/ayakkabı.
  • Algı transformatörü. Böylece "Ay ben öyle demek istemedim" ve "Sen ne demek istiyorsun" kavgalarına son..
  • Perde asma aparatı.( Hayatımda 2 ay önce filan ilk defa tek başıma perde astım, kollarım hala ağrıyor, bir dahakine eşimin evde olduğu zamanı kollayacağım.)
  • Gözlük ve anahtar kumandası. Gözlüğe ve anahtara yerleştirilecek çiplerle kaybolduğunda basıp hemen bulabilme durumu.
  • Karşındaki insanın IQ seviyesini gösteren gözlük. Ona göre laf anlatmak ya da hiç muhatap olmamak için.
  • Başını koyar koymaz uyumaya yarayan yastık.( Allahıma şükürler olsun, ben pek uyuma güçlüğü çeken biri değilim ama Twitter'a bakarsanız insanlığın en büyük sorunu akşamları yatıp uyuyamamak.)
  • Enseye monte edilebilen işe gitme aşkıyla dolma butonu.(Sabahları ayakları geri gidenler için)
  • Hava durumuna göre kendini değiştirebilen araba tekerleği.( Yine bahar geldi, şimdi gidip arabanın kış lastiklerini çıkarıp yaz lastiğini takma zamanı)
  • Yatak çarşafını değiştirme, yastık kılıfını değiştirme, yorgan nevresimini geçirme makinası. ( Evde iki çocuk ve de bizim yatak, hayatım devamlı nevresim değiştirmekle geçiyor.)
  • Regl dönemlerinde bel, karın ve kasıkları sıcak tutmaya yarayan giyilebilir formda ısıtıcı.( Ben pek sorun yaşamıyorum ama kadınların genel sorunudur.)
  • İnsanlar için üretilmiş hafıza kartı. ( Kafam çok dolu yeni şeyleri almıyor diyenler için.)
  • Kilo verme aleti. ( Rejim yapmaya son, aletin üstüne çık kiloyu ver kurtul. Spor yapmak da yok. Oh mis.)
  • Acısız ağda.( Dünyanın en önemli icadı olur zannımca)
  • Latince, Eski Yunanca, de dahil olmak üzere, tüm dilleri anlamamızı ve akıcı bir şekilde konuşmamızı sağlayacak bir aparat. (Buna en çok çocuklar sevinecektir)
  • Elinize aldığınız anda zorlanmadan açabildiğiniz market poşeti.Ben her market kasasında söyleniyorum, nefret bir iş.)
  • Delmeden yapılan iğne ya da takılan serum. Kızımın hayatındaki en büyük kabus. Ben de eskiden öyleydim de hamilelik sürecinde kan ver, iğne ol seve seve alıştım.
  • Yazlıkları kaldırıp kışlıkları çıkarma makinası. Alın işte önümüzdeki günlerin tüm evlerdeki vazgeçilmez işi olacak mecburen.
  • Gece uyumadan zihni boşaltan bir alet. 
  • Yatış pozisyonunda kitap okurken, kitabı görüş hizasında tutup; tek göz hareketiyle sayfayı değiştirebilen bir alet. Tüm kitapseverler için mucize buluş olur zannımca.
  • Yıkanmış çorap eşleyicisi. Makineden çıkan 10 çift siyah çorabı eşleyene kadar insan atomu bile parçalayabilir sanki ne dersiniz..
  • Bulaşık makinası boşaltma makinası. İnanın yerleştirmekten daha zor. Herkes sevecektir. Bunun çamaşır makinesi versiyonu da tutar kanımca.
  • Kitaplara özellikle de ders kitaplarına Ctrl+Alt tuşu. Böylece aradığımız bilgi hangi sayfadaydı diye kanırmaya son.




Daha çok şey var eminim sizin aklınızda. Biraz araştırarak ve düşünerek aklıma bunlar geldi.
Hadi girişimciler, sıra sizde.. Alın size bir sürü fikir. Kullanın paraya para demeyin ..










25 Mart 2013 Pazartesi

En Ünlü Üçlüler..

Biliyorsunuz Türk televizyonculuğunda "Pis Yedili" diye bir fenomen var.

Her gün ortalama 3-4 saat tekrar bölümleri yayınlanıyor ancak hala reyting rekorları kırmaya devam ediyor.

Bizim evdeki ekip de her gün okuldan gelip de birşeyler atıştırırken TV açıyorlar ve ben de ister istemez "Pis Yedili" seyrediyorum.

Yazımın konusu Pis Yedili olmayacak, korkmayın.

Geçen gün bir bölümde Salça, kavga eden arkadaşlarını barıştırmaya ikna etmeye çalışırken ve ayrılmaz bir üçlü olduklarını anlatırken örnekler vermeye başladı.

Dinlerken gülümsedim, hepsi bildiğim ve klişe olmuş üçlülerdi.

Hadi beraber bakalım.

Listede sadece Salça'nın üçlüleri yok, ben de aklıma gelenleri ekledim.

Engin, Altan, Düzyatan..
Peyaz peynir, roka, balık..
Taş, kağıt, makas..( oynamayı bilmeyenler araştırsın..)
Vatan, millet, Sakarya..
Murat Cemcir, Ahmet Kural, Sadi Celil Cengiz..
Mazhar, Fuat, Özkan..
Patlamış mısır, Alaska, frigo, sinema..
Üçlü priz..



Üç beyaz: Un, şeker, tuz..
At, avrat, silah..
Üç maymun..
İzel, Çelik,Ercan..
Deniz, güneş, kum,
PTT: Pijama, terlik, televizyon..
Metin, Ali, Feyyaz..
Ctrl+Alt+ Delete..
90-60-90
Piyaz, köfte, Kemalpaşa...
Komedi Dans Üçlüsü..
Acun-Hülya-Sergen..
Balık-ekmek-Eminönü..
İskender-Şıra- Bursa..
Problemli olanlar : Havuz,işçi, yol
İngiliz, Fransız ve Temel..
Neo, Trinity, Morpheus..
İyi, kötü, çirkin..
Gez, göz, arpacık..
Üç silahşörler..
Simit, çay, beyaz peynir..
Domates biber patlıcan.
Üç beş sekiz..
Kurufasulye pilav turşu..
Issız adada yana alınan üç şey..
Kestane gürgen palamut.
Yaz köşesi, kış köşesi, ortada su şişesi..
Zincir, takoz, çekme halatı..
Recep, Şaban, Ramazan..
İyi, kötü, çirkin..
X,y,z..
Üçlük basket..
...

Kolleksiyon fena olmadı değil mi?
Var mı benim atladığım, olmazsa olmaz üçlülerden..
Eğer eksik kaldıysa lütfen mail atın ya da yorum yazın, ekleyelim, kaynağımız eksik kalmasın.
Ay durun durun..
En önemlileri eksik kalmış sanırım..
Kısas, kısas, kısas..
Yok yok..
Para, para, para..



21 Mart 2013 Perşembe

Yenigün...Nevruz..

Bugün 21 Mart 2013.

Bugün "Nevruz".

Hep duyduğumuz bir sözcüktür. Hatta ülkemizde bazı dönemler tehlike içeren, sokağa çıkılmaması tavsiye edilen, camların kırıldığı, lastiklerin yakıldığı bir gündür.

Ben özellikle bankada çalıştığım dönemde her nevruz öncesi güvenlik biriminden gerekli güvenlik tedbirlerini içeren mailler aldığımı biliyorum.

Aslında bugün yani 21 Mart birçok açıdan güzel bir gün.

Öncelikle ekinoks yani gece gündüzün birbirine eşit olduğu bir gün.

Kuzey yarımkürede baharın başlangıcını simgeliyor.

Astrolojide 12 burcun ilki olan Koç burcunun başlangıç günü sayılıyor.

Tam olarak ise  FarslarKürtlerZazalarAzerilerAnadolu TürkleriAfganlarArnavutlarGürcülerTürkmenler,TaciklerÖzbeklerKırgızlarKarakalpaklarKazaklar tarafından kutlanan geleneksel yeni yıl ya da doğanın uyanışı ve bahar bayramı.



Yazılı olarak ilk kez 2. yüzyılda Pers kaynaklarında adı geçmiş Nevruzun. İran ve Bahai takvimlerine göre yılın ilk gününü temsil ediyor. Anadolu ve Orta Asya Türk halklarında da Göktürklerin Ergenekon'dan çıkışı anlamıyla ve baharın gelişi olarak kutlanıyor.


2010'da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 3000 yıldan beri kutlanmakta olan Pers kökenli bu şenliği, Dünya Nevruz Bayramı ilan etmiş.





Kelimenin aslı eski Farsça'dan geliyor: Yeni anlamındaki nava ve gün ışığı/gün anlamındaki rəzaŋh birleşerek oluşturmuşlar. Anlamı "yeni gün/günışığı"  ve günümüzün Farsçasında da hâlâ aynı anlamda kullanılıyor.



Nevruz geleneğinin tarihin en son Buzul Çağı'nın bitmesinden hemen önceki günlere yani 15.000 yıl öncesine kadar uzanıyormuş meğer. Efsanevi Pers Kralı Cemşid, Indo-Iranlıların avcılıktan hayvacılığa ve yerleşik yaşama geçişini temsil ediyor.


O çağlarda mevsimler insanoğlunun hayatında günümüzdekinden daha yaşamsal bir önem arz ediyormuş ve yaşamla ilgili her şey dört mevsim ile çok yakından ilgiliymiş. Zor geçmiş bir kışın ardından gelen bahar, tabiat ananın çiçekler, yeşillenen bitkiler uykusundan uyanması ve sığırların yavrulaması, insanoğlu için büyük bir fırsat ve bolluğun canlanması demekmiş. İşte böyle bir dönemde bu Nevruz kutlamalarını başlatanın Kral Cemşid olduğu söyleniyor...

Anadolu'da Mevleviler'de de kutlanan nevruz, "selam" sözüyle başlayan ve yedi ayetten oluşan bir duayla kutlanıyormuş: "Ey gece ve gündüzün tedbircisi, ey gözleri ve gönülleri başka hale çeviren, ey kudret ve halleri değiştiren! Halimizi en güzele çevir!".
Bektaşilerde ise dergahlarda toplanılarak, cem ayinleri yapılarak dualarla başlarmış. Ve bu dualar genellikle ahlak ve ruh temizliği üzerine olurmuş. Dua faslı bittikten sonra herkese süt ikram edilerek, "Nevrûziyeler" okunurmuş.
Anadolu'da birçok yerde nevruz, Allah'a secde ve iman ile kutlanıyormuş. Değişik yerlerde de eğlenceler düzenlenip; evler temizlenip, yemek şölenleri verilip, küs olanlar barışıp; suçlular affediliyormuş.
Nevruz gününde göze sürme çekildiğinde, bazı hastalıklardan ve özellikle göz ağrısından kurtulunacağına, gusül abdesti alanın o yıl içerisinde hastalıktan uzak kalacağına inanılıyormuş
Doğu Anadolu'da, özellikle Antep ve Diyarbakır'da 21 Mart'ı 22 Mart'a bağlayan gece nevruz olarak kabul ediliyor. Saati belli olmayan bir vakitte gökte görünen bir kız ve kuş kılığına girmiş bir ermiş nevruz olarak kabul ediliyor. Bu saatlerde uyumayanların dua ve dileklerinin kabul olacağına inanılıyor.

Nevruzun en temel özelliklerinden birisi de  tongal denilen ateşlerin yakılması ve üzerinden atlanması.
Ateşin yakılması ile içlerinden bir dilek tutarak ateşin üzerinden atlayan kimseler bu dileklerinin gerçekleşeceğine , tüm hastalıklarının bu ateşe dökülüp yanacağına , yeni yıla bu hastalık ve kötülüklerden arınarak girileceğine inanıyorlar. İnanışa göre ateşin üzerinden bazı yerlerde üç veya yedi defa atlanması gerekmekte.
Ben, eşim, Bulgar göçmeni olduğumuzdan ve batı bölgelerde ve Trakya'da yaşadığımızdan nevruz kutlaması kültürüne sahip değiliz.
Ancak görüyorsunuz ki, bu aslından biz Türklerin öz bayramı.
Bugün görüyorum ki bu bayram birkaç yıl önceki gibi sancılı değil barış dolu kutlanıyor.
Umarım böyle de devam eder ve bugün artık tarihi bir değerimize sahip çıkma günü olur.
Yeni yılınız ve baharınız kutlu olsun.

Not : Bugün ayrıca yeğenim Doruk'un yaşgünü ve Dünya Down Sendromluları Farkındalık günü.
Doruk'un yaşgününü kutluyorum ve Down Sendromlu çocuklarını büyük özveriyle yetiştirmeye çalışan aileleri de minnetle selamlıyorum.


19 Mart 2013 Salı

Hanım Dilendi Bey Beğendi.. Derya Baykal

Ev kadını olmanın gereklerinden biri de anladığım kadarıyla sabah kuşağında kadın programlarını seyretmek.

Daha çalıştığım dönemde evde olduğum izinli günlerimde bu konuya çalışmış, kadın programlarını izlemeye yeltenmiş ama başarılı olamamıştım.

Bu nedenle evde olmaya başlayınca bu konuda girişimde bile bulunmadım.

Zira Saba Tümer'den nefret ediyorum, Müge Anlı'ya dayanmak mümkün değil, bir tek Melek belki izlenebilir ama onda da tarif edemediğim ama hoşuma gitmeyen birşeyler var. Sanırım formatta bir sıkıntı var ama tam olarak nedir bilemiyorum.

Benim sabah değil ama öğlen saatlerinde bir favorim var.

Derya Baykal..

Kendisini ilk masalcı teyze günlerinden biliyorum.

Daha sonra Ferhan Şensoy ile yaptığı evlilikten.

Yoğun çalışma hayatı ve gün boyu evde olmama gibi nedenlerle sahalardan çok koptuğumdan, yıllarca kendisinden haber alamadım.

Ancak işten ayrıldıktan sonra televizyon seyretme fırsatım doğdu ama programı daha yeni farkettim.

Derya Baykal  Martha Stewart programından esinlenerek Türk televizyonculuğunda bir eksiği tamamlamaktadır.

Benim daha üniversiteye gittiğim yıllarda, televizyonda bir örgü dikiş nakış programı vardı ve seyrederdim, ne de olsa Mustafakemalpaşa kızıyız,  tığ şiş ile büyüdük ve hem severim yapmayı hem de elimden gelir.

Sonra dediğim gibi iş hayatı nedeniyle bir 18 yıl yeşil ekran dönemi var.

Ama sanırım bu esnada Derya Baykal Deryalı Günler, Derya Gibi adlı farklı kanallarda farklı programlarda varlığını sürdürmüş.

Ben de programı keşfedince eğer evdeysem seyretmeye çalışıyorum.

Çıkış noktası olarak çok güzel bir program. Ortalama Türk kadınına, gün gezmek, pasta börek yapmak, altın gününe gitmek ya da konken oynamak yerine üretken olmayı empoze ediyor.

Evdeki artık ürünlerin değerlendirilmesinin altın çiziyor.

Her gün farklı bir yemek hocası farklı yemek tarifleri veriyor. Bunun yanısıra kadınların ihtiyaç duyduğu her konuda uzmanlar geliyor, bir gün SGK uzmanı, bir gün doktor, bir gün psikolog, bir gün güzellik uzmanı gibi değişik kişiler uzman oldukları alanlar hakkında bilgi veriyor.

Uzmanlar sayesinde evinde kapalı kalan fazla sosyalleşme imkanı olmayan kadınları eğitmeye çalışıyor.

Aslında çok eskiden bu tarz bir program vardı. Güler Erkan diye bir hanımefendi sunardı. Sanırım enstitü mezunuydu, yaptıkları da çok çok güzeldi. Ama o kadar içi geçmiş sunuyordu ki, programı seyredemeden uyuya kalıyordum. Ancak Derya Baykal tiyatrocu kişiliği ve eğitimiyle kah şarkı söylüyor, kah drama yapıyor, kah plastik havuzda kıyafetleriyle yüzüyor..( fenomen videolar var you tube'da, merak edenler izlesinler derim.)

Evdeki atık ürünleri değerlendirmesine değerlendiriyor da bazen de işin suyunu çıkarmıyor değil. Atık ürün değerlendireceğim diye evde hiç bir zaman ihtiyaç duyulmayacak bambaşka bir ürün elde ediyor bazen. Her yaptığını yapsak bu eşyaları koymak için futbol sahası büyüklüğünde arazi kiralamak gerekiyor gibi geliyor bazen.

Programda "Haydi Stüdyoya "diye bir bölüm var. Bu bölümde Anadolu'nun dört bir yanından hayat mücadelesini el işleri yaparak kazanan kadınlar konuk ediliyor. Hem yaptıkları ilginç elişi örnekleri paylaşılıyor hem de tanınarak bu sayede yeni siparişler almaları ve hayatlarını daha kolay idame etmelerine ön ayak olunuyor.

Kanser olduktan sonra depresyonunu bu yolla yenen mi dersiniz, kocasının SSK borcunu el işleri satarak ödeyen mi, çevresinde el işleri yapan kadınları organize ederek  dükkan açan mı.. Çok değişik hikayeler var katılanlarda.. Ve çok değişik elişi örnekleri de görüyorum, bazen yapılanları hemen denemek istiyorum.

Programda ona Sibel Yüksel diye bir hanımefendi var. Bence programın asıl yıldızı odur. Evet Derya Hanım günde en az 3-4 saat internetten araştırma yaptığını ve çok emek verdiğini söylüyor. Katılıyorum. Dünyanın dört bir tarafındaki internet sitelerine bakıyor ve yapılan ilginç projeleri ortaya çıkarıyor. Ancak bulduklarını hemen Sibel Hanıma pas ediyor. Artık dantel mi, örgü mü, çiçek mi, boyama mı, kek çırpıcısından patates konan askıya mı, artık bulunan proje neyse, Sibel Hanım yemiyor içmiyor gece gündüz çalışıp o modeli ortaya çıkarıyor. Kaç ilmek örülecek, hoop Sibel Hanım buluyor, boyası Tahtakale'den mi alınacak, hoop Sibel Hanım alıyor, silikonla tişörte taş mı yapıştırılacak, hoop Sibel Hanım yapıştırıyor.

Derya Hanım bazen konukları dinlerken öyle boş bakıyor ki, hiç bir şey anlamıyormuş gibi geliyor, ya da yorgunluk ya da yoğunluktan canlı yayında kopuyor bazen.

Sibel Hanım olmasa o program olmaz mümkün değil.

Ben öyle algılamıyorum ama internetten bakılırsa Derya Hanım ekibine çok kötü davranıyor, egosu çok yüksek, her şeyi ben bilirim havalarında olduğu gibi şeyler yazılıyor. Gelen kalp cerrahına zorla börek sardırdığı, her gelen yeni proje fikrine burun kıvırıp " Ben bunu zaten yapmıştım" dediği konuşuluyor. 

Açıkçası ben söylenenlere katılmıyorum, daha kaliteli ve üretime yönelik program yapabilene de hodri meydan diyorum. Soğuk nevale ve sevimsiz Martha Steward ile karşılaştıranlara da rehabilite olabilmeleri için bir yumak bitinceye kadar "hanım dilendi bey beğendi" örme seansı öneriyorum.




Not : "Hanım Dilendi Bey Beğendi" tığ ile yapılan bir örnektir. Kalan ve artık ipliklerden örüldüğü için bu ismin koyulduğunu düşünüyorum.

15 Mart 2013 Cuma

İlk Acı Kahve..

Bugün hayatımın en önemli ve en özel günlerinden biri oldu.

Durun sizinle paylaşayım.

Uzun zamandır, ergenliğe giren aynı yaşta 2 kızla uğraşmak zorunda kalıyorum. Allahım ne zor işmiş. Bir de ikiz büyütmek ilk üç sene zor derler. İlk üç sene zordu ama fiziken zordu, asıl şimdi olayların üstesinden gelememe sorunu yaşıyorum ve çok zorlanıyorum.

Okullarda sistem gereği 4. sınıftan itibaren her dönem her dersten 3 yazılı yapılıyor ve karneye de direk bu notlar geliyor.

Her dönem bu 3er hafta evde kabus gibi geçiyor.

Ben de en az kızlar kadar hatta daha fazla ders çalışıyorum ki onları kontrol edebileyim. Yazılı yapıp sorular sorayım.

Yazlılar başladığından beri bizim kızlar hemen her konuya çemkirip duruyorlar. Yok bu yemeği yemezlermiş, yok ben onların damak zevkini hala öğrenememiş miyim? Yok bilmemne. Hakikaten geriyorlar beni.

Televizyon da açmıyoruz, sanırım asıl gerginlikleri bundan.

Mesela bugün hem İngilizce hem de Sosyal Bilgiler yazılısı vardı, ayrıca Sosyal Bilgiler projesinin de kontrol günüydü.

Ama bizimkiler tüm bunlara rağmen haftasonu ne ödevi hazırlamışlardı, ne de yazılılardan en azından birisi için çalışmışlardı. Hayatım boyunca annem daha bana hiç "Çalış evladım, çantanı hazırla evladım, ödevini unutma evladım." demediğinden bunları çocuklara söylemek bana zor geliyor.

İşte tüm bu nedenlerle, dün iki ayak bir pabuca girmişken, Muhteşem Yüzyıl seyretmek için saat 11 e kadar uykusu gelmeyen hanımefendinin saat 20.30'da uykusu geldi.

Ders gibi konular  yüzünden tartıştıkça boş yere aramızın gerildiğini hissedip üzülüyordum.( Sanırım eğitim sistemine tam olarak inanmamaktan kaynaklı, hem çocuklara çalış diyorum hem de bu kadar fazla ders ve ödevlerinin olmasına sinir oluyorum, bu başka bir tartışma konusu tabii.)

Dün akşam da eve gelmelerinden itibaren hiç sesimi çıkarmadım, uyarmadım, tartışmadım.

Ama daha hazırlamış olduğum Sosyal Bilgiler yazılısı tamamlanmadan ve daha İngilizce çalışmaya başlanmadan bu uyku faslı açılınca, son derece sakin bir şekilde kızımla konuşmaya karar verdim.

Ona hayatı boyunca ders için, sınav için, proje için, iş yetiştirmek için, çocuğuna bakmak için çok geceler uykusuz kalacağını dolayısıyla buna alışması gerektiğini söyledim.

Bir insanın potansiyeli ne kadar üstün olursa olsun, asla çalışmadan başarılı olamayacağını, başarının da dönem dönem özveriler gerektirdiğini tekrar anlattım.

Sonra da her ders çalışmak zorunda olan fani gibi kalkıp yüzünü gözünü yıkamasını ve sonra da kendine acı bir kahve yapmasını söyledim.

Bu onun ders çalışmak için içtiği ilk kahveydi. Bence bu hayatında önemli bir level idi. (Üniversitede final döneminde içtiğimiz kavanoz kavanoz kahveler geldi aklıma)




Kalktı iki dediğimi de yaptı, yazılısını bitirdi, eksik cevapladığı soruların doğru cevaplarını çalıştı.

Sonra da sabah erken kalkıp İngilizce çalışacağını söyleyerek yattı. Sabah erken saate saatini kurdu, uyudu.

Yine bir ilk olarak sabah erkenden kalktık, onlara istedikleri çakma pizzadan yaptım sabah 6'da. Bir taraftan da beraber İngilizce çalıştık.

Sonra okula gitme saatleri geldi, hazırlandılar, tam kapıdan çıkarken kızım bana yaklaştı, iki yanağımı da ikişer defa öptü, boynuma sarıldı ve 
"Anne sana çok teşekkür ediyorum, herşey için" dedi ve gitti.

Nasıl duygulandım anlatamam size.

Günlerdir çok zorlandığım bir konuda başarıya ulaşmış gibi hissettim kendimi.

Bakalım bu annelik serüveni çocukların yaşları büyüdükçe hangi maceralarla devam edecek ve bana daha neler gösterecek..






13 Mart 2013 Çarşamba

Desteğe İhtiyacınız Var..

Son günlerde televizyonda reklamları izliyorsanız siz de farketmişsinizdir.

Maşallah, deterjan, tuvalet kağıdı ya da salça reklamı gibi destekleyici besin ya da mineral ürünü reklamı var.

Beni son derece rahatsız ediyor.

Bugün sabah reklamlarda yine bağışıklık sistemini destekleyici bir ürün reklamı vardı. Reklamı izlerken tam bunu konuyu düşündüm ve o sırada reklam kuşağı bitti.

Reklam kuşağı bitince ne başladı dersiniz?

Kamu Spotu.

Konusu da "Destek besinleri kullanmayalım, kullanmamız gerekiyorsa da dikkat edelim."

Hani televizyonda Hülya Koçyiğit'i izlerken çekirdek yer gibi destek ürünü kullanan iki kadının olduğu Kamu Spotu.

Pes dedim içimden. Tam da üstüne gelince bugün ne yazacağım da belli oluverdi.

Hepiniz gibi hamileyken ben de folik asit aldım.

Bebekler küçükken demir ilacı kullandırdım. (Ama doktor değiştirince onu da bıraktık, kan tahlili yaptılar yeterli demir düzeyi çıktı, demir kabızlığa yol açtığından doktor gerek yok dedi.)

Kızlar küçükken başımızdan flor olayı geçmişti, ben konuya ilk o zaman uyandım.

Dişerin gelişimi için doktorumuz kızlara flor kullanımını önerdi, ben de saf saf vermeye başladım.

Daha sonra kendim için diş doktoruna gitmiştim, gitmişken konuyu diş doktoruna danışayım dedim.

Doktor çok ilginç bir şey söyledi.

Türkiye'de çocuk hekimliğinde Anglosakson sistemi izleniyormuş.

İngiltere ve civarında içme sularında flor eksikmiş.

Bu nedenle bebeklerin diş gelişimi için flor desteği gerekiyormuş. Ama Türkiye'de sularda flor eksiği olmadığından aslında çocuklara flor vermeye gerek yokmuş. Ama biz sistemi aynen kopyaladığımızdan Türkiye'de flor desteği modeli uygulanıyormuş.

Bence bunlar yine de masum. Yok Omega 3 desteği (haftada 2 kez balık pişirince ev kokuyor tabii, ne gerek var), yok bağışıklık sistemi desteği (erken yatayım, erken kalkayım, yürüyüş yapayım, sebze yiyeyim yerine daha kolay), yok yorgunluk için bilmemne, yok D vitamini desteği (hele buna dayanamıyorum, ülkemiz gibi bol güneşli bir ülkede dışarı çıkıp güneş alınacağına D vitamini desteği içiliyor ve öneriliyor, şaka gibi)  birçok destekler var ve insanlar da buna sarılıyorlar.



Birçok sağlık programında ya da gazetelerin sağlık köşelerinde birçok destek ısrarla öneriliyor.

Ama benim takıldığım aynı televizyon ekranında 5 dk önce reklamı verilen ürünün 5 dk sonra devlet eliyle kullanılmamasının önerilmesi. Buna nasıl müdahale edilemiyor anlamıyorum.

Tabii ki bazı kişilerin destek zorunluluğu var. Örneğin yukarıda D vitamininden bahsettik. Yürüme engeli olan ve sık sık dışarı çıkamayan birisinin D vitamini desteğine ihtiyacı olabilir, ama psikopat annelerin çocuk üşür diye çocuklarını dışarı çıkarmayıp sonra evde D vitamini desteği vermesi bana komik geliyor.

Destek alma zorunluluğu olanları sizler için toparlamaya çalıştım.


1. Düşük enerji içeren diyet tüketenler,
2. Yeterli ve dengeli beslenmeyi sağlayamayanlar (psikolojik yada ekonomik nedenlerden dolayı),
3. Vejetaryenler (özellikle hiçbir hayvansal gıda tüketmeyen veganlar),
4. Demir yetersizliği anemisi olanlar,
5. Bebek (D vitamini yetersizliğinin önlenmesi) ve çocuklar ( ne yazık ki literatürde böyle )
6. Gebe ve emzikli kadınlar (Demir, folat, B12 vitamini vb.)
7. Menapoz sonrası kemik kaybı fazla olan kadınlar,
8. Yaşlılar, 
9. Uzun süre ilaç kullananlar (antasitler, antibiyotikler, laksatifler, diüretikler),
10. Besin alımını engelleyen alerjik hastalıkları olanlar, 
11. Bir hastalığa bağlı beslenme (nutrisyon) tedavisi alanlar,
12. Diyaliz tedavisi gören hastalar, vb.

Eğer bu grupta yer alıyorsak, tamam ama değilsek lütfen gaza gelmeyelim, vücudumuza yabancı maddeler doldurmayalım derim. Lütfen üzerinde bir düşünün.

Ama tabi yine de karar sizin.


11 Mart 2013 Pazartesi

Kedinin Ciğere Baktığı Gibi..

Yazılarımda sık sık kedilere olan düşkünlüğümden bahsediyorum.

Beni tanıyanlar zaten bu yönümü çok iyi bilirler.

Kendimi bildim bileli hep kedim oldu.

Ancak küçük yerde yetişmeden gelen alışkanlıkla, hep kedilerim yarı sokak yarı ev kedisi olarak hayatlarını sürdürdüler.

Yani gezmeye tuvalete dışarı çıktılar, oynamaya, uyumaya ve sevilmeye eve geldiler.

En uzun ömürlü kedim ki doğum tarihi Mayıs 1995, geçen hafta aramızdan ayrıldı.

O da hayatının 8 yılını İstanbul'da ama, bir bahçede bir evde, geri kalan kısmını da Trakya'da bir köyde geçirdi. Hatta İstanbul'da kızıyla beraber martı tutup eve getirip balkonda yemişliği bile vardır, size o kadar diyeyim.

İstanbul'da kızlar doğduktan sonra bizi seçen ve evimize gelen kedimiz Haydut'u 2 sene önce sebebini bilmediğimiz bir şekilde kaybettik. Araba mı ezdi, elektrik mi çarptı, zehirli birşey mi yedi bilemiyorum.

Kızım o kadar üzüldü ki, yeni kedi alabilmek için onu 2 senede ikna edebildik.
Ve Kasım 2012 de yeni kedimiz evimizle tanıştı.

Adı Kaju.



O da bir sokak kedisi.
Evimizin yakınında, bahçesinde birçok kedi besleyen bir çiftin kedisiydi, adını da onlar koymuştu.

Bu beyefendi çok insan canlısı olduğundan hemen bize alıştı.

Ancak kendisinin tek bir negatif yönü vardı.

İnanılmaz yemek seçiyordu.

Ev yemekleri denendi, hatta kocamdan gizli arada köfte filan verildi, yok, yemiyor.

Kuru mamanın her markası alındı, bir öğün yiyor, ertesi öğün koklayıp beğenmiyor, hatta protesto olsun diye mama tabağının etrafını kazıyormuş gibi yapıyor.( Çok kötü mama verdiniz, ben bunu yemem, yaptığım birşey gibi gömerim manasında anladığım kadarıyla)

Yaş mama deseniz aynı, konserveyi açıyorsunuz, ilk öğün yiyor, ertesi öğün bayatladı diyerek ağzına koymuyor.

Kedi bizim mahallenin sokak  kedilerinin tümünden zayıf, görseniz bunun sahipleri hiç bunu beslemiyor dersiniz. Kardeşi eski ailesiyle beraber yaşıyor ve bizimkinin boyut olarak iki katı olmuş durumda.

Mart da geldi, bizimki devamlı sokakta, artık sokakta ne yiyorsa, evde sudan başka birşeyi ağzına koymuyor.

Gerçi veteriner dedi, sokakta hayvanseverlerin koyduğu mamalar, besin değeri düşük bol yağlı ve kalitesiz mamalar, sokağa çıkan kediler onları sever, onları yer, evde de sizin verdiğiniz mamayı beğenmez. (O mamalar cips gibidir, sizin evde verdiğiniz de şehriyeli yeşil mercimek yemeği)

Her zaman söylerim, anneler her zaman her şeyin en doğrusunu bilirler. Hele ki benim annem.

Geçenlerde beni çağırdı, karşısına oturttu.

"Bak kızım" dedi, "Gittiğin yol değil, yol değil."

"Tez bir ciğerci buluna, kediye ciğer alına, eve yakın yok biliyorum ama çok miktarda al, pişir deep freeze koy, çıkar çıkar ver."

Ben de tabii annemi dinledim, evimize uzak sayılan bir semte giderek ciğer aldım.
Doğal olarak ( akciğer tabii ki, karaciğer değil)  mamaya göre oldukça ucuz.

Eve geldim ve pişirdim.

Aman Allahım.

Bizim kedi çıldırdı.
Yemek ama, nasıl yemek.

Kasım ayından beri evde toplam yediği miktarda yemeği sanırım birkaç günde yemiştir.

Mart ayını filan taktığı yok, evden ayrılmıyor. Her ayağa kalkanla beraber mutfağa koşuyor, belki ciğer verir diye.

Tuvalet ihtiyacı için dışarı çıkıyor ve hemen koşarak eve geliyor, evde yoksak da paspasa kıvrılıp eve gelmemizi bekliyor.

Sanırım ciğerin kalorisi düşük, hala kilo aldığı yok ama en azından çok mutlu, karnı doyuyor ve evde zevkten çılgınca oyun oynuyor. Koridorlarda, odalarda toplanmadık halı kalmıyor ama ne yapalım, Kaju'yu da böyle kabul edeceğiz artık.

Sözün özü şudur.

Atalarımız ne eylerse güzel eyler.

"Kedinin ciğere baktığı gibi" adlı atasözünü biz evde her gün dramatize ediyoruz, bu atasözü gerçekten doğrudur, deney ile sabittir, zira Kaju buzdolabı ile yemek tabağı arasındaki 1.5 metrelik mesafede sabırsızlıktan çılgına dönmektedir.

Ben eminim ki, diğer atasözlerini gerçekleyen anılarımız da hepimizin vardır ve olacaktır.

Herkese bir kedi ile beraber yaşamanın, onun mutluyken gırlamasının  insana verdiği huzurla dolu bir hayat dilerim.



7 Mart 2013 Perşembe

Serkan Çağrı

Sizlerle zaman zaman sevdiğim şarkıları ve sanatçıları paylaşmayı seviyorum.

Radyoda sık sık denk gelerek çok keyif aldığım ve sonrasında özellikle dinlediğim bir şarkı var.

Aslında Emre Aydın'ı oldum olası severim. Ama bence bu parçayı özel kılan klarnetleri.

Evet sanırım anladınız hangi şarkıdan bahsettiğimi..

"Beni Biraz da Böyle Hatırla.."

Özgün bir beste değil.

Ünlü Yunan besteci Nikos Papadopoulos'un bestesine sözler yazarak yapılan bu parçayı bence Yunan besteci dinlese belki de kendi şarkısından çok daha güzel olduğunu farkedecek.

Şarkının girişi öyle bir giriş ki, Serkan Çağrı genel söyleme göre "klarneti ağlatmış." 

Evet sözler de çok güzel yazılmış ama, parçayı bu hale getiren Serkan Çağrı'nın klarneti olmuş bence.

Serkan Çağrı'yı sanırım hepiniz tanıyorsunuz ama ben ondan bahsetmek istiyorum bugün.

Edirne Keşan doğumlu olan Serkan Çağrı 1976 doğumlu. 7 yaşında klarnet çalmaya başlamış ve 13 yaşındayken yaş ortalaması 40 olan yarışmacıların bulunduğu bir yarışmada birinci olmuş.

Konservatuvar mezunu, masterını tamamlamış ve doktorasına yurt dışında devam ediyor.

Diğer yandan da üniversitede hocalık yapıyor.



Dünyanın önde gelen klarnet ustalarından Giora Fiedman, kendisinin 75 yaşında geldiği noktanın Serkan Çağrı'nın klarnete başladığı nokta olduğunu söylüyor.

Konuya o kadar hakim ve otorite bir sanatçı ki, yarattığı yeni perde tasarımı ile üretilen bir klarnet dünyaca ünlü yabancı klarnet firmaları tarafından "Serkan Çağrı Model" olarak dünyada satılıyor.(Adına dünyada cam klarnet üretilen 2. sanatçıymış, diğeri de ondan önce yukarıda bahsettiğimiz Giora Fiedman imiş.)

Eyvah Eyvah filmini seyretmeyenimiz yoktur. Orada Ata Demirer'e klarneti öğreten, filmin müziklerini yapan da Serkan Çağrı. Kızlarımızın arabada dinlemekten çok büyük keyif aldığı bir albümdür Eyvah Eyvah müzikleri.

Televizyon programlarından yakınen tanıdığımız sanatçıyı en son sahnede Sting ile beraber İstanbul konserinde gördük. Ama daha önce o Gipsy Kings ile, George Zamfir ile, Ian Anderson ile zaten sahneye çıkmıştı hatırlarsanız.

Kendisi kadar ünlü diğer bir meslekdaşının özel hayatındaki çalkantılar, oluşturduğu olumsuz örnek davranışları da gözönüne aldığımızda kendisinin kalitesi ve farkı hemen farkedilmektedir.

Umarım sadece üniversitelerde değil, Trakya'da kendisi gibi doğuştan yetenekli çocuklara da klarnet öğretir.

Ben böyle başarılı ve genç "gerçek" sanatçıları görünce, belki çocuklarımıza da model olur, belki onları başarıya motive eder diye çok sevinip, kendi boş geçen hayatım için hayıflanıyorum.

Sizden ricam bu yazıyı okuduktan sonra Badem ile beraber performansı olan "Sen Ağlama" şarkısını dinlemeniz.

Ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

http://fizy.com/#s/3y7uli




5 Mart 2013 Salı

Küstüm Yastığı..

Ev hanımı olmanın gereklerinden biri de bence öğlen saatlerinde yayınlanan Derya Baykal'ın el işleri ve yemekler öğretilen programını seyretmek.

Çok keyifle seyrettiğim bu programda geçenlerde hiç hakim olmadığım bir terminoloji öğrendim.

Küstüm yastığı..

Evde yaptığı elişlerini getiren bir bayan örneğini anlatırken " Bunu da küstüm yastığına uyguladım" dedi. Ben de o zaman kafamı kaldırıp ekrana baktım.

Bu küstüm yastığı denen şey bizim bildiğimiz ve hepimizin kullandığı tek kişilik yastık değil miymiş aslında..

En baştan başlayalım.

Bilirsiniz Türkçemizde çok güzel sözler vardır.

Bunlardan birisi de yeni evlenenler için söylenir.

"Allah bir yastıkta kocatsın."

Yani bilirsiniz anneannenizin, babaannenizin evlerinde iki kişilik yataklarda, uzun uzun iki kişilik yastıklar kullanılır. Bunun iki köşesinde saten bir bölüm vardır ve o kısmına da yastık kılıfının dantelden örülmüş kenar kısımları denk gelir. Benim çocukluk anılarımda parlak sarı saten bir uzun yastık vardır, şu anda tam olarak kimin olduğunu hatırlamıyorum.

Eskiden hazır nevresim takımı yoktu biliyorsunuz, evde hazırlanan dantelli, iğne oyalı,kanaviçeli ya da  beyaz işli takımlar kullanılırdı, yastıklar da işte böyle "Allah bir yastıkta kocatsın " yastığıydı.


Daha sonra hazır nevresim takımları çıktı.

Bir çarşaf, bir nevresim, iki de yastık kılıfı içeren.

Bu yastık kılıflarına da iki ayrı yastık gerekir. Bizim evde işte bu tek kişilik yastıklardan bir çok vardır mesela.

Televizyonu seyrederken öğrendim ki, işte hepimizin kullandığı bu tek kişilik yastıkların adı işte "küstüm yastığı" imiş.

Eskiden eşler normalde yataklarında uzun yastıkta beraber uyurlarmış. Ama olur da evliliğin tadı tuzu olan kavgalardan biri yaşanırsa taraflardan biri ki genellikle erkektir, yüklüğü açar, tek kişilik bir yastık yani küstüm yastığı alır ve salona gidip tek başına uyurmuş.

Şimdi yastıklar artık sadece kısalıp küstüm yastığı haline gelmedi. Eskiden pamuktular ya da yündendiler. Şimdi havalı olsunlar diye ya kaz tüyü, ya da ortopedik yastık adı altında satılıyorlar, bildiğimiz yastık şeklinde bile değil. Üst tarafı daha yüksek, alt tarafı daha ince, söylendiği kadarıyla başımızın şeklini alıyormuş ve çok daha rahat uyunmasını sağlıyormuş. Ben kullanmadım, duyduklarımın yalancısıyım.

Kendimden örnek vereyim, ben tek kişilik yastık olmazsa uyuyamazmışım gibi geliyor, zira ellerimi yastığın altına sokmadan uyuyamayanlardanım.

Ama nostaljik olsun diye karar verdim, eve bir tane uzun "Allah bir yastıkta kocatsın" yastığı edineyim diyorum.

Nevresim üreticilerine de tavsiyemdir.

Bir de uzun yastıklara uygun kılıf içeren nevresim takımları üretsinler. Olur ya belki son dönemde çok çabuk biten evliliklere bir çare oluverirler, ne dersiniz?

İlginizi Çekebilir;

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...