Midilli Adası Gezi Rehberi: Molyvos’tan Eressos’a, Saklı Cennetlerin İzinde

Fazla uzadı haklısınız, bugün son Midilli yazısıyla karşınızdayım.

Yediğim içtiğim dışında gezdiklerimi de biraz anlatayım..

Ada çok büyük bir ada ve Gökçeada, Bozcaada gibi tek şehir merkezi yok. Birden fazla merkez olduğundan, biz de etrafı görebilmek için birden fazla yerde kalmayı arzu ettik.

Şehir merkezini saymıyorum.

Orayı mecburen herkes tekneyle geçerken ya da uçaktan inerken bir şekilde görür ve kısaca gezer.

Bizim yüzme molalarını hesaba katmazsak yatıya kaldığımız ilk durak adanın en turistik yeri olan Molyvos.

Molyvos yolu gerçekten zor bir yol.

Bir taraf uçurum, bir taraf dağ, iki aracın anca zor geçtiği bir yoldan gidiyorsunuz. Ben Datça'dan alışkınım ama alışkın olmayanı bozabilecek bir yol. Adı mollardan gelen şehir, adanın en turistik ve en güzel şehri aslında.

Gecesi ayrı gündüzü ayrı güzel. Özellikle kale gece ışıklandırılınca büyülü oluyor. Şansımıza Molyvos'da körfeze karşı frappe mizi içerken dolunay da vardı ve manzaraya doyum olmuyordu. Şehirde sıra sıra restoranlar, hediyelik eşya dükkanları ve kafeler var. O kadar popüler bir mekan ki, taa ünversiteden tanıdığım birileriyle karşılaştım..

Biz Molyvos'da değil hemen birkaç km yakınındaki Eftalou'da kaldık.
Eftalou'da sıra sıra oteller var, zaten şehrin içinde son derece lüks evler burada Yunan sosyetesinin tatil yaptığını belli ettiğinden Molyvos'ta daha kötü otellerde iki kat para verip kalmaktansa Eftalou'yu tercih ettik.

Hemen yakında Petra denen bir yerleşim yeri var.

Plajları ve taşlık yollarıyla beraber, yüksek bir kayanın tepesinde yer alan kilisesiyle anılıyor.

Sahildeki kadınlar kooperatifinden önceki yazılarımda bahsetmiştim. Çarşısı da hoş ve sevimli, Molyvos'a gelmişken Petra'yı da görmek lazım.

Adada en çok nereyi beğendin diye sorarsanız cevabım direk Sigri olur. Sigri doğası, konumu tümü gereği çok özel bir yer ve Osmanlı da bunun farkında olarak davranmış. Kaleler, çeşmeler yaptırmış. Ama ilginçtir ki, şu anda halk geçmişini en fazla reddeden ve en soğuk, en asık suratlı Midillililer olarak karşımıza çıktılar. Yine de teknede yatarmış gibi denize yakın uyuduğumuz harikülade balkonlu pansiyonumuzdan izlediğimiz dolunay ve yıldızlar insanların sevimsizliğini bana hemen unutturdu. İlerde imkanım olsa Sigri'den yazlık alırım.

Eressos çok güzel ve Molyvos gibi de fazla sosyetik bir yer değil. Benim favorim Eressos mu Molyvos mu derseniz, Eressos olur.

Buranın doğası denizi  havası kadar ünlü başka bir yönü var. Adanın Yunanca ismi olan Lezbos'un size çağrıştırdığı konu.

Ünlü kadın şair hayatını Sappho bu şehirde geçirmiş. Aristokrat bir ailenin kızı olan Sappho bir kadına olan aşkı ile kaydedilen en eski lezbiyen ilişkiyi bu adada yaşamış.


Ondan aldıkları ilhamla birçok lezbiyen çift tatil yapmak için Eressos'u seçiyorlar.

Sokakta yürürken, restoranda otururken , denizde yüzerken her yerde değişik enstantanelerle karşılaşıyorsunuz.

Son olarak adanın tam kalbi gibi bir yerde konumlanmış Kalloni'den bahsedeceğim.

Kalloni adadaki büyük körfezin dibinde yer alan, balık, karides gibi deniz hayvanlarının yatağı olan, ancak denizi yüzmeye uygun olmayan bir yerleşim yeri.

Tam merkezde olduğundan her tarafı gezmek isteyenlerin konaklamak için seçtiği bir yer. Şehir merkezindeki en az 10 banka şubesi şehrin zenginliğini, toprağın verimliliğini, her şeyi ispatlıyor.

Bugün de güzel bir tatil ve gezi döneminin de sonuna gelmiş bulunuyoruz.

Başka bir gezide başka yemek ve anılarla buluşmak üzere, en güzel günler, en güzel geceler sizlerin olsun diyorum.



Midilli Mutfağı ve Kalloni Sardalyası: Kadınlar Kooperatifi’nde Unutulmaz Lezzetler


Geçen yazıda Çanakkale Sardalyasında kalmıştık.

Rahmetli dayım her sene elleriyle kilolarca sardalya alır,iri tuzla bir sıra tuz bir sıra sardalya tuzlar, tenekeye basar ağzını lehimlerdi.

Biz de kışın tuzlanmış sardalyaları bir gece önceden temizleyip sirkeye basıp tuzunu atmasını bekler ertesi gün afiyetle yerdik.

Ama Midilli'de Kalloni Sardalyası diye bir kavram var. O gün tutulmuş en küçük sardalyalar derin bir kaba konuyor ve üstüne çıkacak kadar tuz ekleniyor. 8-10 saat sonra tuzundan ayırılıyor, temizleniyor ve işte harika bir iştah açıcı. Balık tuzun etkisiyle pişiyor ve afiyetle yeniyor.


Eğer İstanbul'da o kadar taze ve küçük sardalya bulabilirsem ben de deneyeyim diyorum.

Mutfaktan bahsedip Petra'daki kadınlar kooperitifinden söz etmemek olmaz.
Hemen çarşı girişinde üst katta yer alan kadınlar kooperatifinde yediğim yemekleri hayatım boyunca unutmam sanırım mümkün olmayacak.

Türk ve Yunan mutfağının çoğu ortak olan harika zeytinyağlı yemeklerinin tümünün en kaliteki şekilde yapıldıklarını düşünün. Ama bir de bunlara peynir ve maydanozla börek içi gibi hazırlanan için kabak çiçeğine doldurulmuş ve zeytinyağından kızarmışını ekleyin. Börekleri filan anlatmıyorum bile..

Ama kendimi anlatmak zorunda olduğum bir yemek var.

Göbek marul yatağında terbiyeli kuzu haşlama..

Adada yetiştirilen kuzu haşlanıyor. Oldukça büyük parçalar halinde..
Sonra yumurta ve limonla yapılan terbiye etin suyuna karıştırılıyor.

Daha sonra kaşık marul bu güzel et suyunda biraz yumuşatılıp tabağın altına koyuluyor üzerine haşlanmış etimiz oturtuluyor ve terbiyeli et suyu da tabağa ekleniyor.

Hayatımda yediğim en güzel yemeklerden biriydi.

Ama evde yapsam becerebilir miyim bilmiyorum. Kooperatifte bizim gibi yemekleri beğenenler evlerinde aynısından yapabilsinler diye kartpostallar basılmış ve arkasına da yemek tarifleri yazılmış. Ben de bu tarifi kartpostalları okumak yoluyla anlatabildim, yoksa nerede bende tadına bakarak nasıl yapıldığını anlayacak beceri.

Örnek olması bakımından 8 kişi, herkes etli bir yemek, ortaya kalamar, ahtapot,börekler zeytinyağlılar, 55 EUR civarında bir hesap ödedik ki, o yemekleri o porsiyon büyüklüğünde ve o lezzette 8 kişi yesek burada herhalde en az 400-500 TL öderdik.

Son gün gelmeden önce Apothikes denen yerleşim yerinde bir yemek yedik. Tabii ki balık. Yine bir aile lokantası, karı koca işletiyorlar, bir kelime bile İngilizce bilmiyorlar, biz de Rumca. Ama kuş dili vücut dili bir şekilde her yerde anlaştık dükkan sahipleriyle..

Kızlardan biri merdivenlerden inerken terliği kaydı düştü ve poposuyla merdivenleri saydı.

Tabii ki canı çok acıdı ve çok ağladı. Hemen buz filan koyduk.

Neyse, bir süre sonra lokantanın sahibi teyze geldi, Rumca birşeyler söyledi, biz anlamadık tabii..

Sonra kızı bir sandalyeye oturttu, kendisi de yanına oturdu, aynı bizler gibi ama kendi dinine göre dua okumaya başladı. Bir taraftan da kızın acıyan yerini okşuyordu. Okudu, okudu ve gitti.

O kadar etkilendim, o kadar hoşuma gitti ki anlatamam.

Bu da hayatımın en güzel anıları arasında yer aldı.

Yunan Adası Midilli’de Köyler, Kilisecikler ve AB Destekleri

Biz hiç bir zaman tatile gittiğimizde önceden yer ayırtmıyoruz.

Öyle ya, görmeden parasını ödediğimiz yeri belki sevmeyeceğiz ve hemen terketmek isteyeceğiz ..

Bu nedenle 10 gün içinde 4 farklı yerde kaldık. Yer aramak pazarlık ederken kaybedilen 15-20 dakikadan fazla bir sıkıntı yaratmadı. Ama gidecek herkese mutlaka pazarlık yapmalarını öneriyorum. Bu konuya muhtemelen sonra döneceğiz.

Yüzölçümü çok büyük olan adada her yeri görebilmek için değişik yerlerde kalmamız şarttı.

Fakat gördüm ki, ortak nokta şu: 

Her sabah bizim alışık olduğumuz şekilde hoparlörlü seyyar satıcılar arabayla balık satıyorlar. Hatta bağırma tarzları o kadar aynı ki, Rumca anlamasak da adamın en azından bir şey sattığını hissedebiliyorsunuz.

Ada dediğim gibi büyük bir ada. Eski zamanların Datça yoluna benzeyen virajlı ve dar yollarla kaplı. Doğa hem daha iyisine izin vermemiş, hem bence gerek de yok, doğayı katletmenin manası da..

Çok yaygın şekilde motorsiklet kullanılıyor, motorsikleti olmayanlar da ya Smart, ya da benzer hatchback arabaları..

Motorsiklet kullananlara bakıldığından Türk olduklarını düşünüyorsunuz, zira neredeyse hiçbirinde kask filan yok, onlara bir şey olmuyor. Yani öyle düşünüyorlar..Aynı Türkler gibi.

Diyeceğim ama tüm virajlarda küçük kilisecikler, haçlar filan var.
Bunların ne olduklarını daha sonradan öğrendim.

O virajda kazadan ölen kişinin anısına ailesi tarafından küçük mabedler dikiliyor içine de ölen kişinin sevdiği bazı malzemeler konuyor. Mesela ben bir tanesinde boş bir neskafe kutusu gördüm.




Bana ilginç gelen başka bir konu şu oldu.

Her kumsalda, her plajda, her koyun ağılında, her iskelede, her tepede, kısaca her yerde küçük kilisecikler görüyorsunuz. İşin ilginci ben bu kiliselere giren çıkan insan neredeyse hiç görmedim. Yunanlıların neden ekonomik krizde olduğunu sorgularken, bence ülke toplamındaki  kilisecik maliyelerinin toplamının da dikkate alınması mantıklı olabilir.





Haa, kriz ve ekonomi demişken, adada turlarken uzaktan pitoresk görüntüsüyle bizi etkileyen bir yerleşim yeri oldu. Adı Andissa..Üstelik köyün yanından geçerken kocaman bir tabela  var. "Köy meydanımızı görmeden gitmeyin" anlamında bir yazı bu.

Bizim de ilgimizi çekti içeriye girelim dedik.

Bir kere hakikaten güzel bir manzara var. Hakim bir tepede konumlanmış..

Köy meydanında ise aynı bizim gibi çınar ağacı, dibinde lokantalar vb.

Ama asıl ilginç olan şu: AB yani Avrupa Birliği sadece bu yerleşim yerine 19.000.000 EUR hibe vermiş.Yanlış duymadınız, tam 19 milyon EUR. Bu parayla evler restore edilmiş, yenilenmiş, okul binası elden geçirilmiş, meydan yeniden düzenlenmiş vb vb.

Bizim Bozcaada ya da Gökçeada'ya o sihirli dokunuşu hayal ettim de, gerçekten biz neden bundan yararlanamıyoruz diye insan üzülüyor..

Zaten tatil boyunca çok düşündüm. Bu adada yaşayanlar ne yer ne içer diye..Öyle ya dağın başında bir köy, tarla yok tapa yok, belki biraz zeytinlik, belki birkaç balık..

Ama yetmez. Evler, arabalar hepsi o kadar lüks ki.

Geldiğim nokta şu oldu..Yunanlılar çalışmadan yatarak AB den yardım alıp bizden çok daha refah bir hayat yaşamaya alışmış, şimdi çalışmak falan zor geliyor onlara..Ya da AB diyor ki içinden, "Bizim vatandaşımızın gidip güzel bir tatil yapabileceği bir ada olsun, vatandaşımız da keyfine baksın.."
Bilemiyorum.




Midilli’ye Feribotla Gidiş, Pitoresk Köyler ve Unutulmaz Anılar

Midilli adası tam Edremit körfezinin karşısında..

Ege denizi haritasını önünüze alıp dikkatle incelediğinizde, eski zamanlarda olan güçlü bir depremle Anadolu'dan ve Edremit Körfezinden kopup açığa sürüklendiğinden emin oluyorsunuz.




Adaya Dikili ve Ayvalık'tan feribotlar kalkıyor.

Feribot deyince aklınıza transatlantik filan gelmesin, bizim Üsküdar Beşiktaş vapurlarından bir daha büyükçe motorlardan bahsediyorum.

Sadece alt katında oturma salonu yerine 4 araç alacak yer var diye düşünün.
Yola çıkarken amacımız Midilli , Sakız ve Sisam adalarına gitmekti.

4 büyük 4 çocuk olunca, bir de grup bizim gibi sürtük olunca araçla gitmenin en doğrusu olduğuna karar verdik.

Aslında insanlar genel olarak yaya olarak adaya geçip araç kiralıyorlar, araç kiralama şirketleri limanda bir sürü var.

Ancak günlük kiralama bedeli 40-50 EUR arasında değişiyor. Biz yaklaşık 10 günlük bir tatil hedeflediğimizden toplam araç kiralama harcamamızın 500 EUR yani 1100 TL civarında olacağını öngörmüştük.

Bizse  3 aylık yeşil sigorta ve karne ve sürücü ehliyetinin uluslararası hale getirilmesi ile yaklaşık 600 TL lik bir harcama ile kendi aracımızı kullanmayı tercih ettik. Hatta yeşil sigortayı daha kısa süreli alsaydık daha ucuz olacaktı ama belki kısa kaçışlar yaparız diye yeşil sigorta süresini uzattık.

İyi ki de öyle yapmışız zira adanın gezmedik yerini bırakmamak için elimizden geleni yaptık ama bitmedi.

Arkadaşlarım vize gerekli miydi diye soruyorlar, evet vize gerekli, sadece günübirlik gezilerde vize olmadan seyahat edilebiliniyor bildiğim kadarıyla..

Midilli'ye adım atmaya karar verdiğiniz andan  itibaren gemide, gümrükte, yemek yenilen yerlerde kısaca her yerde adanın ücretsiz haritası ve Türkçe basılmış Midilli rehberi karşınıza çıkıyor.

Rehberler gayet iyi niyetle yerel Yunan gazeteleri tarafından basılmış.
Ama ben bu kadar kötü Türkçeyle, bu kadar düşük cümlelerle basılmış rehber görmedim.

Okumak için çok çabaladık ama bazı yerleri anlamamız mümkün olmadı.
Rehberi çalışmak ve gidilecek yerleri tespit etmek genel olarak benim kankanın göreviydi. Ben ise öndeki araçta harita sorumlusu olarak görev yapıyordum.
Arkadaşım devamlı " Şuraya gidelim çok pitoreskmiş, buraya gidelim acayip pitoreskmiş." deyip duruyordu.

Sonra acımasızca bize vurucu soruyu sordu.
-Pitoresk ne demek?

Ben hayatımda ilk defa duymuştum. Baylar da öyle.

Allahtan akıllı telefonlarımız var da, aradık bulduk.

Haaaa bu arada, adaya ilk geçtiğiniz yerlerde ve doğuda telefon Türk GSM operatörleri kanalıyla çekiyor. Biz adaya geçer geçmez operatör seçimini manuel yaptık. Böylece ben eğer çekiyorsa kendi GSM operatörüm üzerinden konuştum ama adanın büyük bölümünde ise telefon bağlantım yoktu.

Neyse, öğrendik ki pitoreskin anlamı, resmi yapılmaya değer güzel manzara imiş.(Cümle içinde de kullanıp konuyu pekiştirdik.)

Rehberde adada eski ve el değmemiş taş evleri, güzel kumsalları ile eskilerden kalmış izlenimi veren köyler için kullanılan bir terimdi pitoresk.




Akşam arkadaşım telefonda babasına " Pitoresk nedir bilmiyorduk araştırdık, şu demekmiş." filan deyince olanlar oldu.

Vay efendim bir 40 yaşında iyi üniversitelerden mezun 4 kişiymişiz, utanmalıymışız, nasıl olur da bunu bile bilmezmişiz falan filan.

Ben hemen benim 10 yaşındaki iki kızı ve arkadaşın 8 yaşındaki kızını karşıma aldım, durumu anlattım. Neme lazım, yarın öbür gün başkalarının yanında ezilmesinler diye düşündüm.

Bir tek 3 yaşındaki diğer elemana anlatmadım ama, o da şimdilik büyük sorun oluşturmaz kanaatindeyim.