SBS Yerine Ne Geliyor? Yeni Liselere Geçiş Sistemi Üzerine Düşünceler

Gündem bir süredir çok yoğun.

Hepimiz güncel olaylara odaklanmış vaziyetteyiz. ( Gezi Parkı)

Ancak benim gibi 10 lu yaşlarda çocukları olanlar için dün aslında çok önemli bir açıklama yapıldı.

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı tarafından dün yapılan açıklamalar, sanırım birçoğumuzun gözünden kaçtı. Haksız da değiliz.

Bu sabah, dün öylesine gözüme çarpan ancak detaylı olarak okuyamadığım yeni SBS konusunu biraz inceleyeyim dedim.

Aslında açıklama çok net değil.

Hala flu olan çok tarafı var.

Öncelikle şunu net olarak biliyoruz. Seneye tek sınavlı bir SBS olmayacak. 

Ayrıca sınav test ağırlıklı da olmayacak. Açık uçlu sorular olacağı tahmin ediliyor. Bakanın dediğine göre okulda alınan yazılı notları da değerlendirmeye katılacak.

Şimdi burada duralım.

Konuya ilgisi  olanlar bilir.

Okul başarıları zaten SBS de etkili idi.

Yani bir çocuk tüm soruları yapsa ve 500 üzerinden 500 alsa bile mesela 
Galatasaray Lisesine giremiyor mevcut sistemde. Çünkü aynı zamanda tüm okul derslerinden de 100 alması gerekli ki, kendisi gibilerle beraber Galatasaray Lisesi, Kabataş Lisesi gibi okullara girebilsin.

Hatta geçen hafta okulumuzda okulumuzun müdürü ile yaptığımız toplantıda öğrendik ki, bizim okulumuzdan mezun hiçbir çocuk Galatasaray Lisesine giremeyecek. Çünkü bizim okulumuzda notlar oldukça düşük, daha doğrusu olması gerektiği gibi veriliyor. Oysa birçok okulda notlar hakedildiği gibi hesaplanıyor  ve aileler ve çocuklarla bu notlar paylaşılıyor. Ama Milli Eğitim'e notlar şişirilerek bildiriliyor. (E- okul sistemine girişten bahsediyorum.) Bu da bizim okulumuz gibi hakkaniyetli not veren okullarda okuyan çocukları rekabette alt sıralara düşürüyor.




Bakan yaptığı açıklamada okulda verilen notların liselere geçişte önemli bir kriter olacağını söyledikten sonra, notların şişirilmesi tehlikesine karşı önlemlerinin olduğunu da söylemiş. 

Açıklamasından bir gün sonra sanırım herkesin benim gibi kafası karışınca konuyu biraz daha açıklık getirdi sayın Bakan.

Diyor ki, " Müfredata dayalı olarak yapılan sınavların bazılarının, bu değerlendirmeye katılacak olan sınav sonuçlarının, merkezden planlanmayla yürütülen ve yine merkezden değerlendirilen sınavlar şeklinde yapılması. Sene içindeki bazı yazılılar Milli Eğitim Bakanlığı'nın denetiminde merkezden hazırlanmış sorularla yapılacak. Böylece, hormonlanmış notlardan arındırarak, bu notları da nihai değerlendirme ortalamasına katmayı planlıyoruz."

Teknik olarak ne kadar mümkün, göreceğiz.

Şunu anlıyoruz ki, yerleştirme dershane eksenli bir sistem değil okul eksenli bir sistem olacak. Bu şekilde öğrencilerin de derslerine daha fazla sarılacağı öngörülüyor.

Özel okulların öğrenci alırken kendi sınavlarını yapacağı tahmin ediliyor. Ben de öyle olacağını tahmin ediyorum. Ama bu sınav nasıl bir sınav olur, onu bilemiyoruz.

Devletin yapacağı sınavdan çok fazla uzaklaşırlar mı, onu da bilemiyoruz.

Yine çok bilinmeyenli denklem var çözülmesi gereken. Ve uzun zamandır bu noktada olmaktan ben şahsen çok sıkılmış durumdayım.

Umarım en kısa zamanda resim netleşir de bizler de vermemiz gereken kararlar olacaksa bir an önce alabiliyor oluruz.


Çocukların Okul ve Eğitim Macerası: Evden Okula Derdim

Bu hafta uzun zamandır görüşemediğim sevdiğim farklı kişilerle buluştum.
Çok keyifli görüşmelerdi.

Eskiden yanında çalıştığım ve çok sevdiğim saydığım ve ablam yerine koyduğum eski müdürümle buluştum önce.

Ertesi gün de uzun yıllar yurt dışında yaşayan ve çocuklarını burada büyütmek için kesin dönüş yapan  üniversiteden arkadaşımla..

Her iki görüşmede de bir şekilde dönüp dolaşıp konu eğitim sistemine geldi.

Geçenlerde okumuştum.

"Okul öncesi eğitimin kurumsallaşmasının kökeni 19. yüzyıla dayanmaktadır. 1800'lü yılların ilk yarısında Avrupa'da ortaya çıkan “Endüstri Devrimi” çekirdek aileyi etkilemiş, ebeveynlerin fabrikalarda uzun süreli çalışmaları sonucunda 0-6 yaş çocuklarının bakımı, beslenmesi ve korunması ortaya önemli bir sorun olarak çıkmıştır. İngiltere'den Owen, Almanya'dan Fröbel ve İtalya'dan Montessori erken çocukluk pedagojisinin teorisyenleri ve bu düşüncenin mimarları olarak kabul edilmektedir. "

Yani ben o kadar safdilmişim ki, yüzyıllardır eğitimin toplumu kalkındırmak ve ileriye taşımak amaçlı verildiğini düşünüyormuşum. Oysa amaç sadece ve sadece insanların daha fazla çalışmasını ve sömürülebilmesini sağlamak için uygun altyapının sağlanması yani anne ve babaların çocuklarını merak etmekten kurtarmasına yönelik  bir çözüm üretmekten ibaretmiş. Yani temelini iyi niyetli bir yaklaşımdan almıyor

Son dönemde evde olmam hasebiyle çocuklara ve onların eğitimine harcadığım emek ve zaman gerçekten çok arttı. Geçen senelerde hem dersler daha kolaydı hem de bu işi evdeki yardımcıma devrederek ben rahat rahat vakit geçiriyordum.

Bu sene yani 5. sınıf oldukça akademik yoğun bir sınıf. Evde ciddi bir şekilde destek vermek gerekiyor. Her yazılıdan önce hem ders anlatmak, hem konuları tekrar etmek hem de internetten bulduğum yazılı sorularıyla yazılılar yapmak gibi ön çalışmalarım oluyor.

Özellikle yukarıda bahsettiğim, yurt dışında bir kızını 8 diğer kızını 4 sene okutan arkadaşım, burada adapte olmakta yaşadıkları sorunlardan bahsetti. 

Ama durun yanlış anlamayın. Burada sistemde o kadar ciddi aksaklıklar var ki, aslına bakarsanız adapte olmak doğru mu yanlış mı o da ciddi şekilde tartışılır.

Öncelikle sistemimizde çok fazla ve gereksiz miktarda bilgi bombardımanı var. Ancak bu bilgi bombardımanı deneylerle, saha çalışmalarıyla, iş başı eğitimle desteklenmediğinden, hepsi ezberde kalıyor ve hiçbir şekilde beyinde oturmuyor.

Öyle ilginç ki, doğru bilgiyi öğretmeninin yazdığı cümleyle değil de, kendi ifadesiyle yazdı diye düşük not alan bir kızım var.Ve kendisini sonuna kadar destekliyorum. Zira ezberlenilenin unutulduğuna inananlardanım. Kendi ifadesiyle anlatabildiği konuyu öğrendiğinden eminim.

Arkadaşım kızının resim yapmayı çok sevdiğinden bahsetti. Canı sıkılınca oturup resim yaparak rehabilite olan bir kızı varmış. Ancak okulda resim dersinde yapacağı resmin şeklini renklerine, ne zaman yapmaya başlayacağına ve ne zaman kalemi bırakacağına öğretmen karar verdiğinden ve de öğretmen yapılanı beğenmeyip sildirdiğinden, çocuk artık resim yapmaktan nefret ediyormuş.

Şimdi o öğretmene sormak lazım. Bu şekilde mi çocukların daha yaratıcı, daha keyifli, daha üretken çocuklar olması sağlanacak? Ellerindeki değeri, yani geleceğin çocuklarını nasıl yok ettiklerini ve çocuğu sistemin dışına attıklarını farkedemiyorlar mı bu öğretmenler?


Arkadaşım test sınav sistemi ile seçilerek yüksek puanlar almış çocukların derste olur da yanlış cevap verirler diye derse katılmadıklarını, hata yapmaktan son derece korktuklarını, ancak test yaparken çocukların gözlerinin parladığını üzülerek anlattı. 

Bizim çocukların da adım adım buraya doğru gittiğini düşünmek bile tüylerimi diken diken etmekte.

Gerçi Sezar'ın Hakkı Sezar'a, okulumuzdaki uygulamalardan çoğunlukla memnunum, ama bizim okul da Türkiye'de uygulanan sınav sistemine paralel çalışmadığından, çocukların ilerde bu defa bu nedenle mağdur olma olasılığı var.

Şimdi tüm bu bilgileri alt alta koyarsak aslında çok ilginç bir noktaya gelebiliriz. Eğer örgün eğitim çocukların evde sahipsiz kalmasını önlemek içinse ben zaten evdeyim. Zaten çocukların eğitiminde çok ciddi emek ve mesaim var.

Biliyorsunuz örneğin engelli çocuklara  devlet eve öğretmen yolluyor ve eğitimlerini bir şekilde koordine ediyor.




Acaba diyorum biz bir araya gelsek, her birimiz bire ders seçsek ve o derste yoğunlaşsak, evde 10 ar kişilik sınıflar kursak ve eksik kaldığımız dersler için devletten destek istesek,çocukları evde eğitsek..

Nasıl olur dersiniz?