Evi Ev Yapan Şey: Yaşanmışlık ve Samimiyet

Aylardır geçen 18 yılın acısını çıkarmaya çalışıyorum ama çıkmıyor.

Evde olmak o kadar keyifli ki, bazı günler günlük yürüyüş yapmak için bile dışarı çıkmaya zor motive ediyorum kendimi.

Üzerinde düşündüm biraz. Sahi neden evimizi çok severiz, nedir bu dört duvarı ev yapan, yuva yapan?

Hiç düşündünüz mü?

Mobilya reklamlarında, beyaz eşya, ankastre mutfak ya da mutfak mobilyası reklamlarında her zaman dikkatimi bir şey çeker.

Odalarda, sehpalarda, koltuklarda, mutfakta tezgahın üstünde hiç bir şey yoktur. Olsa olsa sehpa masa örtüsü ya da özellikle seçilmiş aksesuarlar görünür.

Şimdi lütfen dönün, evinize bakın.

Ben bu sabah kalktım mesela..Ev savaş alanı gibiydi. Salonda, sehpalarda çocukların defteri, kağıdı, hatta silgi kalıntıları/çöpleri.

Yerde tokalar. Yatakların üzerinde katlanmamış pijama ve gecelik.

Mutfakta tezgahta bir tabağın içinde dün akşam yendikten sonra bırakılmış meyva kabukları..Hatta banyoda lavaboda diş macunu artıkları..Yerde kedimiz Kaju'nun oynamaya bayıldığı plastik çimenler..

Haa, dün bütün ev baştan aşağı temizlendi silindi süpürüldü. Bahsettiklerimin birikmiş bir enkaz olduğunu sanmayın.

Tümü dün akşam saat dört buçuktan sonra oldu.

Yok değil mi bunların hiçbiri reklamlarda?

Neden?

Çünkü yaşanmışlık yok.

Evet bence evi ev yapan, yok yok, yuva yapan yaşanmışlıktır.

Mesela evin perdesi halısı olur, onlar olmadan ev ev olmaz.

Evde sabah makineden çıkarılmış asılmış çamaşırlardan eve yayılan deterjan ya da yumuşatıcı kokusu olur. Camlarda da tencereden çaydanlıktan çıkan buhar.

Sadece evinizde gazetenizi alıp rahat rahat saatlerce tuvalette kalabilirsiniz. (Kızlarımdan birinin dün akşam tuvalete girerken bulmaca ve yanında tükenmez kalem almasına şaşırırken diğerinin kendine ördüğü atkıyı şişlerle, yünlerle alıp girme girişimi beni benden almıştır, paylaşmak istedim.)

Reklamlarda evde herkes gayet şıktır, hatta ayaklarında ayakkabı vardır. Oysa siz evinizde ev kıyafeti, pofuduk terlik ve ayıcıklı pijama ile gezersiniz.

Evde lavaboda süzgeç vardır. Banyodan çıkınca eve yayılan buhar ve şampuan kokusu vardır. Kapının arkasında bornoz asılıdır. Seramik reklamlarındaki banyolarda ise insanlar yıkanmaz, yıkansa da kurulanmaz, zira ortalıkta havlu falan bulunmamaktadır.

Mutfak dolabı reklamlarında raflarda yenibahar, kimyon, çam fıstığı ve dolmalık üzüm olmaz. Oysa sizin mutfağınızda yaşanıyorsa hele de benim gibi daha yeni aşure yapıldıysa dolapta her türlü baharatı bulursunuz.



Evde genelde kapıyı anahtarla açmazsınız, muhtemelen sizi seven ve bekleyen biri vardır. Bu anneniz, babanız kardeşiniz, eşiniz ya da çocuğunuz olabileceği gibi gelişinizi gözleyen Kaju(kedi) ve akrabaları da olabilir. Bacaklarınıza sarılıp sizi özlediğini gösteren bir kedi bile evi yuva yapar.

Evi ev yapan bilmemne marka beyaz eşyalar, lüks koltuklar, jakuzi ve ankastre fırın değildir. Evi ev yapan içindeki yemek kokusudur, sevdiceğinizin çay karıştırırken çıkardığı şıkırtı sesidir, çocuklarınızın tartışması ya da birbirini koşturması, kedinizin oyun oynarken halıları toplamasıdır. Yani yaşanmışlıktır.

Evinizin mobilya kataloğu gibi olmaması dileğiyle..


Sinekler, Zehirler ve Günlük Hayatımızdaki Kimyasallar Üzerine Düşünceler


Bu sabah eşim işe gidecekti, bense uyanmaya çalışıyorum gözüm tavanda.

Kartonpiyerde simsiyah bir nokta var, koskoca bir sivrisinek.


Karnı doymuş belli, bizi gece iyice sömürmüş.

Tavan beyaz kartonpiyer ya, pat diye vursan, kırmızı olacak.

Eşim de gitti, aerosol tabir edilen iğrenç kimyasalı aldı eline tavana sıktı, muhtemelen rahmetli o an aramızdan ayrıldı.

Koku iğrenç bir koku, kendimi bildim bileli nefret ederim.

Gözlerimi kapadım, aklıma çocukluğum geldi.

Çanakkale'deyiz, hava sıcak, yaz.

Gece yatacağız, kapı pencere açık, içeride vızır vızır sinekler uçuyor.

Her akşam evde aynı seremoni olurdu.

Annem ya da babam kapıları pencereleri kapatır, içeriye bol bol arerosol sıkardı.

Sonra 15 dk filan beklenir, ardından kapı pencereler açılır ve içerisi havalandırılırdı.

Havalandığına kanaat getirilince de o zehir dolu odaya gönül rahatlığıyla girilir, sabaha kadar mis gibi soluyarak uyunurdu.

O zamanlar sokaklarda ilaçlama yapılmazdı.Şimdi neredeyse her akşam sokaktan bir kamyonetle etrafa ilaç ve zehir saçan, kızlarımın terminolojisiyle  "dumanlı amca" lar geçiyor.

Özellikle yaşadığımız semt olan Ataköy eskiden bataklık olması, halen de içinden Marmara'ya akan dereler olması sebebiyle sineği bol bir yer.

Tüm evlerde bütün pencerelerde sineklik var bu yüzden.

Ama biz çocukken böyle sistematik pencere teli müessesesi yoktu. Uyduruk tül perdeler ve kapılara asılan boncuklu süs mü desem artık onlarla sineklerin girmesi engellenmeye çalışıyordu.




Ama en kötüsü , şu zehirlerin zehir olduğu bilinci yoktu, düşünsenize dediğim gibi rahat rahat zehirli odada uyuyorduk.

Bir de eşimin açıkhavada kullanmaktan kaçınmadığı sıvı sinek kovucular var, direk cildine sürüyor, şaka gibi..Ben en azından çocukların sürmesine engel olmaya çalışıyorum. Ama koca elden gitti gidiyor..

***
Geçen gün arkadaşlar geldi.

Beraber iftar yapacaktık.

Gelirken çiğ köfte getirmişler, yanına yeşillik iyi gider dedik.

Arkadaşım uzun uzun yıkadı, eşim de o kadar yıkamasına gerek olmadığını söyledi.

Arkadaş : 

- Olur mu köyden gelen yeşillikte zirai ilaç olmadığından içinde daha fazla börtü böcek ve yaratık oluyor. O nedenle daha da çok yıkıyorum.
dedi.

İşyerinden bir arkadaşım her yere bol bol çamaşır suyu döktüğünü, içinin böylece çok rahat ettiğini söylerdi.

Ben de ona hep şöyle derdim:

-Mikropları öldürüyorsa, seni de öldürüyor, farkında değil misin?

Aslında hala birşeylerin tam olarak farkına varamıyoruz. Hala aramızda çamaşır suyunun, aeresolün, sadece diğer canlıları öldürdüğünü ama bize birşey yapmadığını düşünenler var. Ve deterjan endüstrisi bundan bizim sağlığımız pahasına bir sürü para kazanıyor.

Bulaşıkları yıkamak için makineye ya da leğene koyduğumuz deterjanı aslında yiyoruz farkında mısınız?

Aslında diyeceğim şu, sırf başkaları kullanıyor diye, sırf reklamı var diye, sırf çamaşırlarımız daha beyaz olacak hava atacağız diye, üzerinde düşünmeden, sorgulamadan, içimize sindirmeden hiçbir şey kullanmamamız gerekiyor.

Sanmayın ki birileri bunları sizin için düşünüyor, beyin-akıl bizim, kullanalım derim..

"72 Sayfalık Evlilik Kılavuzu: İyi Niyet, Eski Tarifler"

Yazıyı aslında 2.5 ay önce okumuş ve kenara ayırmıştım.
Dün gece uyuyamayıp, envanterde neler var diye bakarken gözüme ilişti.

Hadi tartışalım beraber, buyurun ...
İstanbul'un nüfusu en yüksek ilçelerinden birinin belediyesi evliliğe vize getirmiş. Belki mantıklı, her önüne gelen girince, kesin dönüş oranları da çok arttı evliliklerde ..
Neyse..
Bu vizenin içeriğini anlatan da 72 sayfalık bir kılavuz yayınlanmış. Kılavuzu okuyup son sayfaya gelenler arka kapakta vizeye kavuşuyormuş:)
Aslında evlilikte yaşanabilecek iletişim sorunlarına değinmek isteyen iyi niyetli bir çalışma ama, keşke 2010 lu yıllarda olduğumuzu biri onlara hatırlatsaymış.
Okuduğum yazıda yazar, kılavuzun psikolog yerine alt kattaki komşu teyze tarafından hazırlanabilmiş olacağından endişelenmiş, ama cümle yapıları daha profesyonel bir elin değdiğini gösteriyor.
Örneğin, "evlilik eğlenmek, gezmek, evde DVD de film izlemek değildir " denmiş ki katılmamak elde değil.
Evlenmeden önce kızların gelinlik, mobilya, düğün yeri gibi 8. dereceden öncelikli konuların, evliliğin amacı haline getirilmesinin büyük hata olduğu vurgulanmış. Ben buna da kesinlikle katılıyorum.
Çalışmayan kadının sabah erken kalkıp, kahvaltı hazırlayıp, eşini güler yüzle uğurlaması gerektiği maddesi var. Burda takıldım. Ben çalışıyorum, ama eşimin evde olduğu günler kalkıp kahvaltı hazırlıyorum. Acaba hata mı yapıyorum? Ya da yapıyorsam işten ayrılmam mı gerek?  (Gerçi eşim annesinin hazırladığı kahvaltıları çok över. Ben de bir sabah kendimce kalkıp güzel bir kahvaltı hazırlayıp annesininki gibi olup olmadığını sormuştum. O da benim ekmeği ekmek kızartma makinasında kızarttığımı, oysa annesinin soba üzerinde kızarttığından benim aynı ambiyansı yakalamamamın mümkün olmadığını belirtmişti. Bunun üzerine bir süre kahvaltı boykotu yapmıştım.)

Erkeklere uyarı : Hiçbir arkadaş aile ortamından daha önemli değildir. Eğer farklı düşünüyorsanız, hiçbir aile kızının başını yakmayın, evlenmeyin..Çok iyi niyetli bir çağrı iken "aile kızı " kavramı işe dahil edilince itici hale gelmiş bir uyarı. (Aile kızı olmayan, hayatını sokakta kazanan kadınlarla evlenirlerse arkadaşlarıyla istedikleri kadar vakit geçirebilirler anladığım kadarıyla..)
Çocuklar akşam baba eve gelince babadan ilgi bekler. Ama baba önce yemeğini yemeli çayını içmeli rahatlamalıdır. Bu süre içinde çocuklar anne tarafından oyalanmalıdır. (Ben yıllarca eşimden daha geç eve döndüm, o çocukları ben gelene kadar oyaladı, bu durumda ne yapacağız konusuna açıklama getirilmemiş, konu havada kalmış.)
Erkeğin evde kadınlaşmaması gerekir, alışveriş kadının  görüşlerine uygun yapılırsa erkeğin saygınlığı artar. (hiçbir şey anlamadım, bu nedenle yorum yapamıyorum, desteğiniz ricasıyla..)
Başarılı bir iletişimle çözülmeyecek aldatma problemi yoktur. (Bu madde beni benden aldı. Aldatabilirsiniz, ama sonra iletişimi doğru yapın mı demek istemişler? Bu madde erkeklere yönelik mi hazırlanmış, yoksa kadınlara mı? Erkek aldatır, bahanesini anlatınca kadın olarak yemeniz gerekli mi denmek istenmiştir? )
Aşk bitmez.(Ben bu uyarıların yapıldığı yörede evliliklerin %80 inin görücü usülü evlilik olduğunu tahmin ediyorum ama umarım yanılıyorumdur.) "Aşkın yerini sevgi alır , arkadaşlık alır " diyenler önce gitsin kendisini bir uzmana göstersin denmiş ki, bu zaten son nokta ..Üzerine denecek bir laf kalmıyor..
Sonuç,  evlenmeden önce nasıl kan tahlili, AIDS tahlili yapılıyorsa, bu şekilde ön hazırlık da yapılmalı diye düşünen belediyeyi iyi niyetinden dolayı kutluyorum.
Ama uyarıların güncel dünyaya ait olacak ve kadın erkek eşitliğini ve modern aile hayatını örselemeyecek şekilde yeniden elden geçirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Siz ne dersiniz? Acaba en iyisi evlenmemek mi?

Türkiye’de Teknik Eğitim ve Kişisel Gelişim: Robinson, Cuma ve Yaprak Dolmanın Hikayesi

Hayat tarzım gereği  çok farklı profildeki insanlarla yüzyüze gelme şansıma sahip oluyorum.

Bu sayede çok farklı konular hakkında bilgi sahibi de  olabiliyorum.

Geçenlerde sohbet ediyorduk, öğrendim ki Türkiye’de 2015 yılı itibarıyla ısı yalıtımı bulunmayan binalarda binanın yeri ve iklimine göre “emisyon vergisi“ uygulanacak. Uygulamaya göre 2017 yılına kadar bütün konutların “enerji kimlik belgesi“ alması gerekiyor. Bu kapsama sadece yeni binalar değil, mevcut binalar da dahil.

Tabii amacım sizi teknik bilgilerle boğmak değil.

Bir dostum  1940‘lı yıllarda teknik üniversitede mühendislik okumuş, şu anda bahsettiğim yalıtım işleriyle ilgili bir firması var.

Dedi ki: “Bütün bina yönetimleri, tüm kat malikleri mutabık kalsa, gerekli para toplansa, bu işi yapacak yeterli miktarda firma olsa dahi, Türkiye’deki toplam usta sayısı, tüm evlerin yalıtımlarını yapmaya yetecek kadar değil.”

“Neden? “ dedim.

“Türkiye’de inşaat mühendisi çok ama, işi yapabilecek teknik eleman yok” dedi. ”Herkes çocuğunu düz liselerde okutuyor, kimse teknik eğitim almıyor, sonra ortalıkta bir sürü inşaat mühendisi var ama iş yaptırabilmek için kalkıp taa Romanya’dan, Bulgaristan’dan usta getiriyoruz, hem işi bizden daha iyi biliyorlar, hem daha disiplinliler, hem de daha az paraya çalışıyorlar. “

“ Üstelik adamlar hem piyano çalmayı biliyorlar, hem kayak kaymayı, hem de gülle atmayı..."

Oysa biliyorsunuz, bizde piyano çalmak, kayak yapmak üst gelir grubunun, A segmentinin  harcıdır..

*******
Geçenlerde bir mail gelmişti, aslında baştan herkes gerçek sandı, oysa esprili bir maildi. Mailde bir proje çocuk, 3 dil öğreniyor, piyano, keman çalıyor, spor yapıyordu. Ama sonunda hepimiz gibi bir işte çalışıyordu. Mailde eleştirilen, bu kadar aktiviteye rağmen çocuğun sonuç olarak sıradan bir iş yapıyor olmasıydı.

******
İşte yaman çelişki bu ...

Türkiye'de insanlar ancak üst gelir grubuna sahipse, kişisel gelişimine katkısı olan, sanat kültür gibi aktivitelerinde bulunabiliyor, devlet tüm çocuklara bu imkanı sunmadığı için, bunları yapabilen çocuğun ve ailesinin hayattan beklentisi daha yüksek oluyor..Herkes çocuğunun mühendis, doktor olması gerektiğini düşünüyor, teknik eğitim sadece başka bir tabakanın harcı diye kabul ediliyor.

Oysa biz aileler her şeyi paraya tahvil etme dürtüsünden kurtulsak aslında resmin gerçek yönünü görebileceğiz:


Çocuklarımız spor yapmalı, resim yapmalı, satranç oynamalı, yani ilgi alanları neyse, o alanda bir aktivitede bulunmalı..

Neden mi diyorum???

İnternetin, cep telefonlarının, televizyonun, bilgisayarın, yani bizim dönemimize göre çok fazla uyarıcının olduğu bu dönemde, çocuklarımızı korumak, hayatlarına anlam kazandırmak, olumsuz uyaranlardan (uyuşturucu, kumar vb) uzaklaştırmak için onları mutlaka bir uğraşa yönlendirmeliyiz fikrimce...İnsanca yaşamak, donanımlı olmak sadece 3-5 meslek grubunun harcı olmamalı..
Yoksa ıssız adaya düşen ve dişi Cuma ile karşılaşan Robinson'un, kendinden her şeyi isteyebileceğini söyleyen Cuma'dan, onunla "ilgilenmek" yerine, sadece maillerine bakmak istemesi gibi durumlarla daha sık karşılaştığımız  yeni bir  nesil yetiştireceğiz diye korkuyorum...

Siz ne dersiniz???

*** Can Dostum , "Robinson  ve Dişi Cuma" fıkrası için teşekkürler..
**** Irmak 'ın Babası, Asma yapraklarını çıkarıp kadınla "ilgilenmek" yerine, o asma yapraklarını çıkarıp  "yaprak dolma" sarma önerisini hatırladıkça gülüyorum, on  numaraydı..