Sınıf Farklılıklarının Çocukların Geleceğine Etkisi: Annette Lareau’nun Araştırması

Pennsylvanya Üniversitesi sosyologlarından Annette Lareau 2003'te bir kitap yayınlıyor.

Kitabın konusu 1990'lı yıllarda 9 ile 11 yaşlarındaki çocukların (benimkiler tam bu yaş döneminde, bu nedenle araştırma ilgimi çekti)  sınıf farklılıklarından kaynaklanan yetiştirilme tarzları..

Geçen yıl da araştırmanın sonuçlarını içeren ikinci kitabını yayınlıyor Annette Lareau.. 10 yıl sonra daha önce üzerinde çalıştığı çocukların son durumları ile ilgili.

Araştırma sonuçları irdelenirken kitaptan iki çocuk seçilmiş.




Biri 11 yaşında, beyaz bir erkek çocuğu. Orta halli bir aileden geliyor. Ailesi onu koro, futbol gibi aktivilere yazdırmış. Akşamları okuldan dönünce bu aktivitelere katılıyor. Kente gelen tiyatro olursa ailecek bu tiyatro izlenmeye gidiliyor. Baba bazı akşamlar oğlunu alıyor, beraber vakit geçirmek için balık tutmaya vb götürüyor, bazen de arabasıyla çevreyi dolaştırıyor.

Diğer çocuk ise, 10 yaşında beyaz ve erkek. İşçi sınıfından bir ailenin oğlu. Babası işten gelince birasını açıyor, oğluyla beraber TV seyrediyorlar. Baba bazı günler oğluna jest yapıp iskambil oynuyor oğluyla. Annesi bir yerde temizlik işçisi olarak çalışıyor, eve gelince hemen mutfağa girip yemek yapıyor. En hareketli günlerinde amca ve kuzen onları ziyarete geliyor.

Gelelim sonuçlara.

Annette Lareau başarının salt bireysel vasıflarla ilgili olmadığını söylüyor. Yetenekli ve çalışkansan yükselir ve zengin olursun tezine inanmıyor. Başarıda farklı sınıfların yetiştirme tarzlarının çok büyük etkisi olduğunu savunuyor.
Her aile çocuğunu korur, besler,giydirir, hasta olunca önüne titrer. Ama orta sınıf daha planlı bir yetiştirme tarzı uyguluyor, işçi sınıfı ise oluruna bırakıyor.

İşçi sınıfının çocuğu daha özgür, boş vakitlerinde evebeynlerinin kontrolü daha az. Diğeri ise ailesinin gözetiminde ve vaktini yaptığı faaliyetlerle dolduruyor.

İşçi sınıfında çocuğa fiziksel, diğer sınıfta ise duygusal şiddet uygulanıyor. Biri dayak yerken diğerine " Böyle yaptığın için annen olmak istemiyorum." deniyor. Biri ikna edilmeye çalışılırken diğerinden tam itaat bekleniyor.

Orta sınıftaki çocukla ailesi daha fazla konuşuyor. Üzerinde devamlı bir ilgi var. Gözlerinin içine bakılıyor. O da gözlerin içine bakmayı öğreniyor. Sırf bu nedenle 10 sene sonra yaptığı iş görüşmesinde birinci çocuk daha etkili bir izlenim yaratırken diğeri görüşmeyi yapan kişiyle gözgöze gelemiyor bile.

Birinci çocuk sorgulamayı ve şikayeti varsa dile getirmeyi öğrenirken, diğeri tam itaati öğrendiğinden sorgulamıyor, öğretmen ne dersi kesinlikle doğrudur teziyle okul hayatında daha geri kalıyor.

İş hayatında birinci çocuk insiyatif almayı bildiğinden daha önde. Diğeri ise hep mahçup ve sadece tam olarak denileni yapıyor.

Sonuç olarak aradan 10 yıl geçtikten sonra ikinci çocuk hala ailesiyle yaşıyor. Liseden ayrılmış. Babasının çalıştığı şirkette çalışıyor. Birinci çocuk ise not ortalaması yüksek, Stanford Üniversite'sinin basketbol takımına seçilme haberini bekliyor.

Lütfen yanlış anlamayın, burada altını çizmeye çalıştığım maddi farklılıklar değil, çalışma koşullarının getirdiği hayat tarzları.

Lütfen çocuğu olanlar arkasına yaslansın ve düşünsün.

Araştırmanın sonuçları dikkate almaya değer değil mi?

Arabeskin Çağrısı, O Ses Türkiye ve Çocuk Yetiştirme Üzerine Bir İç Döküş

Gençliğimden beri Batı müziği, pop, klasik ve rocktan hoşlanan ben, son günlerde kendimi bir fantazi ve arabesk müzik rüzgarına kaptırmış gidiyorum.

Leyla ile Mecnun'da arabeskin devlet eliyle yasaklanmasına inat mıdır nedir (bakınız bu haftaki ve geçen haftaki bölümler), kendimi, özellikle yazılarımı yazarken bilgisayarda, aslında çocukluktan beri çok iyi bildiğim, ama dinlemeye burun kıvırdığım İbrahim Tatlıses, Müslim Gürses, Selami Şahin gibi sanatçıları dinlerken buluyorum. (Annem duymasın esefle kınar beni.) (Şu anda Metin Şentürk'ten Sitem'i dinliyorum mesela..)

http://fizy.com/#s/3y5r7n

Her neyse..

Geçenlerde de bahsettim, geçen senelerde hiç seyretmezdim ama, bu sene "O Ses Türkiye"'yi nedense her hafta izliyorum. Hoşuma gidiyor. (Geçen haftaki Tarkan bestesi olan "Kor" adlı şarkı üzerinden yapılan düelloyu seyretmenizi tavsiye ederim, gerçekten çok çok başarılı bir performanstı.)

Seçmeler bitti ve artık düellolar başladı. Programı izlemeyenler için kısaca anlatayım. Yarışmaya katılmak isteyenler bir şarkı seçip orkestra ile beraber çalışıyorlar ve hazırlandıkları parçayı söylüyorlar. Dört jüri, sadece sese dikkatlerini verebilsinler diye arkaları dönük şekilde dinliyorlar ve eğer beğendilerse ve oluşturacakları 25 kişilik takıma almaya değer bulurlarsa butona basarak dönüyorlar.

Baştan beri seyrederken katılımcılarla ilgili olarak dikkatimi çeken bir şey oldu. 

Katılımcıların büyük bölümü Azerbeycan, Belçika, İngiltere, Almanya gibi ülkelerde yaşayan Türk vatandaşlarıydı.

Peki neydi bunun nedeni?

Orada yaşayanlar daha mı yetenekliydi?

Aslında herkeste istatistiki olarak yetenek ortalaması aynı iken, yurt dışında yaşayan Türkler daha mı eğitimliydiler? (Zira sesleri son derece eğitimli, bu konuda tartışma konusu yok.)

Yoksa ve benim asıl dikkatimi çektiği şekilde sorun yine dönüp dolaşıp bizim yetiştirme sistemimize mi dayanıyor? Yani biz çocuklarımızı çekingen, kendine güvenmeyen çocuklar olarak mı yetiştiriyoruz?

Çünkü Türkiye'den katılan yarışmacıların çoğu zaten profesyonel olarak müzik ile ilgilenen kişiler. Yani hayatlarını müzikten kazanıyorlar, sahne hakimiyetleri yüksek, bu nedenle de çekingenliklerini üzerlerinden atmışlar.

Ya da daha öğrenciler, ama konservatuvar okuyorlar dolayısıyla ses eğitimleri, sahne tecrübeleri var.

Aklımda, yüksek performans gösterenlerden çok fazla, sizin benim gibi sadece müzikle keyif için, zevk için uğraşan kişiler kalmadı. Sadece bir kişinin iyi bir firmanın İnsan Kaynakları departmanında çalışan biri olduğunu hatırlıyorum o kadar.

Nasıl böyle olmasın zaten.

Çocuklarımıza daha küçük yaşlarda ders çalışmaktan başka bir şey tavsiye etmiyoruz ki..

Keman öğrenmeye çalışan kızım her gün en az yirmi dakika çalmaya çalışıyor, ama buna zor vakit buluyor, zira 7 saat okul, 2 saat servis yol, eve gel yemek ye, verilen dağ gibi ödevleri yap, biraz da dinlen derken gün bitiveriyor.

Bu koşullar altında da kızıma keman çalışmak keyif değil zulüm gibi geliyor.

Futbolcu olmak isteyen çocuğunu sonuna kadar destekleyen bizler, müzisyen olmak isteyen çocuğumuza aynı desteği vermiyoruz.

Haa, futbol demişken, Almanya'da büyüyen Türk çocuklarının futbol yetenekleri ve becerileri de aslında müzikle ilgili bahsettiğim gibi bizlerden daha ileride ve futbolumuzu onlar kurtarıyorlar.Zira erken yaşta yetenekli olanlar keşfediliyor ve gereğince eğitim alıyorlar. Mahalle takımında oynarken birilerinin gelip onları keşfetmesini beklemek zorunda kalmıyorlar.



Gelmek istediğim nokta şu, onlar da Türk, biz de Türk isek, sanırım genlerden gelenlerle ilgili pek sorunumuz yok. Genetik miras aynı..

Sorun, eğitim eksikliği ve de asıl özgüven ve destek eksikliğinden kaynaklanıyor.

Bizim kuşak gibi ezik çocuklar yetiştirmeye devam etmememiz ve döngüyü kırabilmemiz dileğiyle..

Çocuklara Hayatın Gerçeklerini Öğretmek: Küçük Bir Standın Büyük Dersleri


Dün akşam alt kat komşumuzun yaş günü vardı.
Kızlar okuldan gelince oraya gitti, ben de iş çıkışı  katıldım.

Keyifli bir akşam oldu.
Hatta Ada’nın anneannesinin gündüz Oktay Usta programında görüp hemen yaptığı yoğurtlu, kavrulmuş kıymalı ve salça soslu bulgur köftesinin tadı halen damağımda, ben de mutlaka deneyeceğim.

Çocuklar koşturup oynarken biz de sohbet ettik büyükler olarak.
Havadan sudan konuşurken Ada’nın annesi bir şey anlattı.

Ada’nın teyzesi İngiltere’de yaşıyormuş.
Bizim kızlara yakın yaşlarda da kuzenleri varmış.

Okuldan bir proje gelmiş bir gün..
Çocuklar, annelerinin yardımıyla limonata ve kurabiye yapacaklar, sokaklarında kurdukları bir standda satacaklarmış. Deneyimlerini ve fotoğrafları da proje sunumu haline getirecek ve okulda sunacaklarmış.

Limonata yapılmış, fırsat olmadığından evde kurabiye yapılamamış, marketten kurabiye çeşitleri alınmış, küçük bir masa kapı önüne çıkarılmış, güzel bir örtü örtülmüş.
Ada’nın teyzesi standı hazır hale getirip peçete almak için içeri girmiş ve çocukları standın başında yalnız bırakmış.

Dışarı çıktığında bir de ne görsün??
Çocukların önünde kuyruk var.



Bütün ürünler satılmış, çocuklar gayet motive, mutlu bir şekilde eve dönmüşler...
Anne sonra araştırmış.

Meğer bu İngiltere’de standart bir durummuş.
Her çocuğa benzer bir ödev verilirmiş. Bunu herkes bilir, sokakta çocukların açtığı bir standı gören herkes gidip mutlaka bir şeyler alır,destek olurmuş.

Bu çocukların kendilerine güvenmelerini, ayaklarını yere basmalarını sağlayan bir adetmiş.
Bu şekilde çocuklar kendini ifade etmeyi, başarmayı ve ticareti öğrenirmiş.

Çok hoşuma gitti.

Bizler çocuklarımızı kavanozda büyütüp, okutup edip, hatta üstüne master, doktora yaptırıp, 25 yaşından sonra iş hayatına gönderiyoruz, sonra da “Bu çocuk neden bocaladı, neden iş hayatına adapte olamadı?” diye şaşırıyoruz.

Meşhur Y kuşağı çocuklarını iş yerlerimizde yönetmeye çalışıyoruz, en ufak zorlukla karşılaşınca ya isyan eden, ya da ailesinin de desteğiyle, işten ayrılan çocuklara anlam veremiyoruz.

Ben çocukken, ilkokul 1 in yaz tatilinde babam arkadaşı olan bir eczacının yanına beni çırak vermişti. Görevim yerleri süpürmek ve meyva suyu-oralet içmekti. Üstüne 1 lira da günlük yevmiye alıyordum. (Muhtemelen o parayı babacığım eczacıya, eczacı da  bana veriyordu) 33 sene önceydi ama hala hiç unutmam, harika  bir deneyimdi.(Eski patronumun kulakları çınlasınJ)

Benim de planım kızlarım liseye geldiklerinde mümkünse gayrimüslim ya da Kayseri’li, yani esnaflığıyla ün salmış bir esnafın yanında, olabilirse Kapalıçarşı’da çıraklık yapmalarını sağlamak. Hem dillerini kullansınlar, hem hayatı öğrensinler diyorum. Gerçek hayat plazalarda değil ,orada çünkü..

Ben böyle düşünüyorum da..Acaba beni takan olacak mı?

Bilemiyorum J

Çocuklarla Kaliteli Zaman: TV ve Ebeveynlik Üzerine Düşünceler

Acaba daha neler yapabilirdik?
Sınırları zorlamalı mıydık?
Şaka bir yana, kızlar hala Ankara'da idi  ve bunu sonuna kadar değerlendirmeliydik. Ne de olsa akşama döneceklerdi.
Eşim TV’de kızlar varken seyredemediği bilumum CNBC-e dizilerini seyretti, Akıllı TV ye baktı. Ben internete takıldım, boş boş, aptal aptal oturdum. 30 saniyede bir “ Anneeeeee “ diyen birisinin olmaması oldukça değişik bir duyguydu.

Haaa, neden kızlar varken bütün bunlar yapılmıyor diyeceksiniz.Özellikle de TV konusu.

Bundan yıllar önce, kızlar 6-7 yaşındayken yine 30.000 bakımına, yani  yıllık pedagog görüşmesine  gitmiştik. Öyle ya, araba kullanmak için ehliyet gerekiyordu, biz bir de üstüne ikiz büyütmeye çalışıyorduk, ama çocuklar için kullanma kılavuzu bile yoktu. Nasıl gittiğini anlamak için işinin ehli bir 3.göz gerekiyordu.
Pedagogumuz (kulakları çınlasın, her zaman bize rehber oldu), çocukları ayrı ayrı içeri alıp onlarla sohbet ediyor, ardından da bizimle izlenimlerini paylaşıyordu. Yaş grubu itibarıyla onlara direk soru soramıyor, hikayeler anlattırarak bir şeyler yakalamaya çalışıyordu.
Kızımızın pedagoga anlattığı hikaye şöyleydi:
Bir kuş ailesi varmış. Anne kuş, baba kuş ve  2 tane de yavru kuş.
Bir hafta sonu anne kuşun eğitimi varmış. Baba kuş demiş ki:
-Yaşasın, bu hafta sonu sizinle yalnızız. Çok güzel vakit geçireceğiz, çok eğleneceğiz.
Ancak baba kuş, oturmuş, bütün gün TV seyretmiş. O kadar çok TV seyretmiş ki,yemek bile yapmamış. Yavru kuşlar da açlıktan ölmüş.

Eşim tahmin edeceğiniz gibi hikayeyi duyunca çok çok  üzüldü. İkimiz de evde bulunduğumuz sınırlı sürede, onlarla ilgilenmek yerine TV ile geçirilen her saniyenin aslında onlarda ne büyük yara açtığının  farkında değilmişiz meğer.
O günden beri, çocuklarla evde hep beraberken, çok az TV izliyoruz, onda da program seçimine çok dikkat ediyoruz. Aslında hepimiz, biliyorum, işten eve gelince beyni boşaltmak şu aptal kutusuna bakmak, kendimizi ona kaptırıp bir şeyleri unutmak istiyoruz.
Fakat...Annelik-babalık denen şey zaten başlı başına fedakarlık demek değil midir zaten???
Sahi..Bu akşam hangi dizi var TV de???

Türkiye’de Teknik Eğitim ve Kişisel Gelişim: Robinson, Cuma ve Yaprak Dolmanın Hikayesi

Hayat tarzım gereği  çok farklı profildeki insanlarla yüzyüze gelme şansıma sahip oluyorum.

Bu sayede çok farklı konular hakkında bilgi sahibi de  olabiliyorum.

Geçenlerde sohbet ediyorduk, öğrendim ki Türkiye’de 2015 yılı itibarıyla ısı yalıtımı bulunmayan binalarda binanın yeri ve iklimine göre “emisyon vergisi“ uygulanacak. Uygulamaya göre 2017 yılına kadar bütün konutların “enerji kimlik belgesi“ alması gerekiyor. Bu kapsama sadece yeni binalar değil, mevcut binalar da dahil.

Tabii amacım sizi teknik bilgilerle boğmak değil.

Bir dostum  1940‘lı yıllarda teknik üniversitede mühendislik okumuş, şu anda bahsettiğim yalıtım işleriyle ilgili bir firması var.

Dedi ki: “Bütün bina yönetimleri, tüm kat malikleri mutabık kalsa, gerekli para toplansa, bu işi yapacak yeterli miktarda firma olsa dahi, Türkiye’deki toplam usta sayısı, tüm evlerin yalıtımlarını yapmaya yetecek kadar değil.”

“Neden? “ dedim.

“Türkiye’de inşaat mühendisi çok ama, işi yapabilecek teknik eleman yok” dedi. ”Herkes çocuğunu düz liselerde okutuyor, kimse teknik eğitim almıyor, sonra ortalıkta bir sürü inşaat mühendisi var ama iş yaptırabilmek için kalkıp taa Romanya’dan, Bulgaristan’dan usta getiriyoruz, hem işi bizden daha iyi biliyorlar, hem daha disiplinliler, hem de daha az paraya çalışıyorlar. “

“ Üstelik adamlar hem piyano çalmayı biliyorlar, hem kayak kaymayı, hem de gülle atmayı..."

Oysa biliyorsunuz, bizde piyano çalmak, kayak yapmak üst gelir grubunun, A segmentinin  harcıdır..

*******
Geçenlerde bir mail gelmişti, aslında baştan herkes gerçek sandı, oysa esprili bir maildi. Mailde bir proje çocuk, 3 dil öğreniyor, piyano, keman çalıyor, spor yapıyordu. Ama sonunda hepimiz gibi bir işte çalışıyordu. Mailde eleştirilen, bu kadar aktiviteye rağmen çocuğun sonuç olarak sıradan bir iş yapıyor olmasıydı.

******
İşte yaman çelişki bu ...

Türkiye'de insanlar ancak üst gelir grubuna sahipse, kişisel gelişimine katkısı olan, sanat kültür gibi aktivitelerinde bulunabiliyor, devlet tüm çocuklara bu imkanı sunmadığı için, bunları yapabilen çocuğun ve ailesinin hayattan beklentisi daha yüksek oluyor..Herkes çocuğunun mühendis, doktor olması gerektiğini düşünüyor, teknik eğitim sadece başka bir tabakanın harcı diye kabul ediliyor.

Oysa biz aileler her şeyi paraya tahvil etme dürtüsünden kurtulsak aslında resmin gerçek yönünü görebileceğiz:


Çocuklarımız spor yapmalı, resim yapmalı, satranç oynamalı, yani ilgi alanları neyse, o alanda bir aktivitede bulunmalı..

Neden mi diyorum???

İnternetin, cep telefonlarının, televizyonun, bilgisayarın, yani bizim dönemimize göre çok fazla uyarıcının olduğu bu dönemde, çocuklarımızı korumak, hayatlarına anlam kazandırmak, olumsuz uyaranlardan (uyuşturucu, kumar vb) uzaklaştırmak için onları mutlaka bir uğraşa yönlendirmeliyiz fikrimce...İnsanca yaşamak, donanımlı olmak sadece 3-5 meslek grubunun harcı olmamalı..
Yoksa ıssız adaya düşen ve dişi Cuma ile karşılaşan Robinson'un, kendinden her şeyi isteyebileceğini söyleyen Cuma'dan, onunla "ilgilenmek" yerine, sadece maillerine bakmak istemesi gibi durumlarla daha sık karşılaştığımız  yeni bir  nesil yetiştireceğiz diye korkuyorum...

Siz ne dersiniz???

*** Can Dostum , "Robinson  ve Dişi Cuma" fıkrası için teşekkürler..
**** Irmak 'ın Babası, Asma yapraklarını çıkarıp kadınla "ilgilenmek" yerine, o asma yapraklarını çıkarıp  "yaprak dolma" sarma önerisini hatırladıkça gülüyorum, on  numaraydı..

Felaket Henry, Korsan CD ve Çocuklara Doğruyu Öğretmek: Emeğin Değeri Üzerine Bir Anne Düşüncesi

Evde 10 yaşında iki kızınız varsa, okuduğunuz kitaplar da, gittiğiniz filmler de anne olarak sizin yaşınızla pek uyumlu olmuyor :)

Son bir yıldır bizim evde birçok çocuklu evde olduğu gibi “Felaket Henry” çılgınlığı var.

28 Ekim günü okullar yarım gün olduğundan, o gün kızlara bu filme beraber gitme konusunda söz verdim. Çok değer verdiğim bir dostuma da, oğluyla aynı şeyi yapmasını önerdim. Onun oğlu daha bu yıl okula başladığından ve okuma yazmayı yeni yeni çözdüğünden Felaket Henry ‘yi tanımayabileceğini/ceklerini düşündüm.

Önerime sıcak baktı, ancak film yaşadıkları şehirde çok gidilebilir bir sinemada oynamıyordu.Eve de oldukça uzaktı.

“Olsun, bizim CD ciden alırım ben …” dedi. ”Beraber seyrederiz evlatla…”

*******

Boğaziçi’ndeyken okulun yanında bir sürü fotokopiciler vardı. Hepsi döviz ile satılan ithal kitaplarımızı çok makul fiyatlara buralardan fotokopi olarak yaptırır ve kitap işini de ucuza hallettiğimizden mutluluk duyardık.

*******

Bu sene başında okullar açılınca, kızların okulundan yabancı dil kitap fiyatları geldi ve eşimle dudaklarımız uçukladı. İkiz olduklarını, yani aynı kitaptan 2 tane alınması gerçeğini de eklersek, bilanço gittikçe ağırlaşıyordu:)

Aklıma hemen bahsettiğim fotokopiciler geldi. Aradım, orijinal kitap fiyatının nerdeyse sekizde bir fiyatına halledebilecektik.

Ama.

Bunu yaparsam çocuklara ne öğretmiş oluyordum??

“Emeğe, etik davranışa, vergi ödeyenlere saygı duymanıza gerek yok… “

Onlara ”Siz işinizin bittiğine bakın, başkalarının haksız kazanç elde etmesine, vergi kaçırmasına alet olun” mesajını vermiş olmuyor muydum?

Anne olarak bu ne biçim bir model olma şekliydi?

Sonuç olarak gittik, “seve seve “ orijinal kitapları aldık.

*********

Hemen her konuda % 100 fikir birliğine vardığım arkadaşımla anlaşamadık bugün…

Kitap konusunda bahsettiklerimin Felaket Henry CD si için de geçerli olduğunu düşündüğümü söyledim ona...Bana katılmadı, “Bırak çocuklar hayatın içinde olsunlar, yaşasınlar ve öğrensinler” dedi.

Benim evde, bazen müzisyen:), bazen ressam:), yani günün sonunda sanatçı olmak isteyen bir kızım var..

Ona bugün “yaşayarak öğrenmeyi“ öğretmek, yarın onun ”rızkından olmasına” yol açar mı? Sanatçı olursa arkadaşım gibi düşünenler yüzünden aç kalır mı?

Bilemedim…

Siz ne dersiniz?