Hayatın Direksiyonunu Kendin Tut: “Son Yemek”den Girişimciliğe ve Aileye Dair Düşünceler

Araya yaz tatili girip herkes bir yerlere dağılınca uzun zamandan beri aile yemeği yapamamıştık.

Geçen Cumartesi sonunda kuzenimde toplandık.

Sonradan farkettik, aslında bayram yemeği gibi de oldu. Bir tek eşim yurt dışında olduğundan katılamadı, gitmeden bana vekalet verdiğinden sorun çıkmadı diyebilirim.

Bir büyükler sohbet edip bebekle ilgilenirken ve homini gırtlak götürürken, benim kızlardan biriyle 2.5 yaş küçük olan kuzeni, ellerinde I Pad ortadan yok oldular.

Bilgisayarda oyun oynamalarından hoşlanmıyorum ancak yanlarına gittiğimizde oyun  oynamadıklarını ve çok ilginç bir konuda araştırma yaptıklarını gördük.

Kuzenimin mutfağında, yemek temalı olması bakımından bir yemek resmi vardı.

Bu, aslında Leonardo da Vinci'nin en ünlü resimlerinden biri olan "Son Yemek" in güzel bir reprodüksiyonuydu.

Bu resim Da Vinci'nin Mona Lisa'dan sonra en ünlü resmidir.

Ben de bir kez ne vesileyle bilmiyorum, sanırım bir yerde denk gelince, kızlara son yemeğin ne olduğunu ve resmin hikayesinin Hristiyanlık inanışındaki önemini anlatmıştım. O masadakilerden yani 12 havariden birinin sonradan Hz. İsa'ya ihanet ettiğini ve yemeğin ertesi günü Hz İsa'nın çarmıha gerilerek öldürüldüğünü söylemiştim.

Bizim kız, artık ablalık mı desem, bilgiçlik ya da ukalalık mı bilmiyorum, kuzenine bu hikayeyi anlatmış.

Ardından da interneti açmışlar, hain olan havarinin resimdekilerden hangisi olabileceğini araştırıyorlarmış.




Keşke interneti hep böyle verimli amaçlar için kullansalar.

***
Tam da bu olaydan bir gün önce, kuzenimin verdiği bir kitabı okuyordum.
Kitap Girişimcilik ile ilgiliydi.

Apple'ın kuruluş aşamasında orada çalışan, sonradan ayrılıp risk sermayesi şirketi kuran bir iş adamı tarafından yazılan kitapta, birçok ilgi çekici ve faydalı öneri var. Tavsiye ederim.(Girişimcinin El Kitabı-Guy Kawasaki-MediaCat)

Okurken şöyle bir bölüme denk geldim.

"İşinizi kurarken herşeyi ama herşeyi siz yapın. Kuruluş aşaması işin en kritik aşamasıdır. Bu bölümde danışmanlara, yardımcılara yer yoktur. Düzeni siz oturtun. Şirkete kahve fincanlarını bile siz seçin. İlerde işler oturup da iş büyümeye başlayınca tabii ki ekibinize delegasyon yapacak ya da outsource hizmet alacaksınız. Ama başlangıç önemlidir. Düşünsenize, Da Vinci Son Yemek tablosunu yaparken 12 havari, İsa ve Meryem'e odaklanıp, masanın çizimini başkasına bıraksaydı, o resim "Son Yemek" olabilir miydi?"

Süper..

Çocuklar "Son Yemek" ile ilgili araştırma yaparken direkt bu okuduğum aklıma geldi. 

Aslında bu cümleyi sadece iş kurmak için değil, hayatın her aşamasına uygulamaya karar verdim.

Düşünsenize, evimizde çocuklarımıza başkası bakıyor, evimizi başkası temizliyor, saçımızı kuaför yapıyor, kıyafetler kuru temizlemeye gidiyor, bazılarımızın şoförü ve sekreteri var.

E, o zaman bu hayatı kim yaşıyor?

Detaylara hakim olmadan yaşadığımız hayatların ne kadarı bizim?

Evde yardımcım olduğu dönemde aradığım şeyi, ki çoğu kritik eşyalar, arayıp bulamadığımı, hafta sonu gecenin bir saatinde ya da sabahın köründe ablayı arayıp sormak zorunda kaldığımı çok iyi hatırlıyorum.

İlk taşındığımda evimi bile kendim yerleştiremedim, annem, kayınvalidem, teyzem, abla evin düzenini oturttular, ne kadar ironik değil mi?

O ev benim evim mi şimdi?

Diyeceğim şu:

Hayatımızın direksiyonunu biz elimize alalım. Başkasının kurduğu hayatları yaşamakta ısrarcı olmayalım. Belki de o hayatlar da bizim hayatlarımız değildir ne dersiniz?

Atomu Parçalamaktan Daha Zor: Ön Yargıyı Kırmak

Bir baba ile oğlu arabada yolda sohbet ede ede gidiyorlarmış. Birden trafik kazası yapmışlar, kötü bir kazaymış, baba kazada ölmüş, oğlan yaralanmış. Oğlu gözlerini hastanede açmış, içeri doktor gitmiş ve "Merhaba oğlum." demiş.

Eee, babası kazada ölmemiş miydi? 

Kimdi acaba "Merhaba" diyen??

İşte Türk toplumunun ataerkil ön yargısı..

Doktor, annesi olamaz mı??

***

Bundan yıllar önce çalıştığım kurumun Yöneticilikte Motivasyon konulu bir seminerine gitmiştim.

Semineri Üstün Dökmen veriyordu. Hep televizyonda gördüğüm ve çok sevdiğim bu önemli bilim adamının, bilim adamı olmak yerine Stand Up'çı olması gerektiğine o gün karar verdim.

Her neyse..

Üstün Bey, 20 senedir sahneye çıktığını, anfi, TV, benim katıldığım gibi özel sunumlar gibi sunumlar, hayatında kimsenin onu dinlerken uyumadığını, ama en son TRT için yaptığı "Küçük Şeyler" çekiminde, en önde oturan yaşlı kadının devamlı kafası öne düşüp uyukladığını anlatıyordu.

Kadın o kadar uyuyormuş ki, en önde de oturduğundan, Üstün Bey bir türlü konsantre olamıyor.

Hatta çekime ara verildiğinde, bir şekilde kadının en önden kaldırılmasını istiyor.

Ara verildiğinde tam yer değişikliği operasyonu yapılacakken, yerinden kaldırmayı düşündüğü yaşlı kadın yanına geliyor, elini sıkıyor ve:

-Üstün Bey çok teşekkür ederim, gerçekten çok harika vakit geçiriyorum, hatta son birkaç senedir hayatımda en güzel vakit geçirdiğim anlar diyebilirim. Ben kanser hastasıyım, uzun süredir kemoterapi görüyorum, bu nedenle bütün hayatın evden hastaneye, hastaneden eve geçiyor. Bir ahbabım sizden bahsetti, çekimlerin ücretsiz olduğunu, gelirsem iyi vakit geçireceğimi söyledi, ben de geldim. Gerçekten dediği doğruymuş, bana büyük değişiklik oldu.
diyor.

Üstün Bey ise:

- Tabi, çok sevindim iyi vakit geçirdiğinize..Lütfen her hafta gelin, misafirimiz olun..Size en önde yer ayıralım.

diyor.Biraz da kendinden utanarak..

***
Ön yargı  bir taraf tutma biçimidir. Bir ideolojik fikri veya bakış açısını koşulsuz desteklemek anlamında kullanılır. Ön yargı, halk arasında genellikle bir kişinin kararlarının ağırlıklı bir şekilde tek taraflı olarak ortaya çıkmasında kullanılmaktadır. 

Ön yargı, bir kişi ya da olaya ilişkin yeterli bir  bilgi edinmeden, önceden , peşin bir bir karara varmış  olma durumudur. Toplumun  küçüklükten itibaren kulağımıza  fısıldadığı her  kelime ve sunduğu her resim, ön yargımızın temel taşlarıdır. Ön yargı, insanların düşüncesizliğine bir  kılıftır.




Her birimiz, başkalarının ön yargılı davranışlarından dolayı mağdur olmuşuzdur.
Ama muhtemelen her birimiz , ön yargılarımız nedeniyle başka insanların mağdur olmasına da yol açmışızdır.

Belki hayatımızın aşkını, belki hayatımızın işini, belki potansiyel en değerli dostlarımızı, ön yargılarımız nedeniyle detaylıca sorgulamadan ve klişelere takılarak hayatımıza hiç sokmadık ya da kısa sürede çıkardık, kim bilir?

Atalarımızın yüzyıllardır oluşturduğu düşünce ve kültür sistemini benimsemek güzel ama, aradan geçen zamanın, teknolojinin, eğitiminin, düşünce sisteminin hayatımıza kattıklarını yok sayarak yaşamak içinde bulunduğumuz dönemde  bize yakışmıyor bence..

Bu önemli konuyu güzel bir hikaye ile bitirmek istiyorum.

Bir bilgeye sormuşlar:

''Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?''

"Terzimi severim", diye cevap vermiş.

Soruyu soranlar şaşırmış:

"Aman üstat, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terzi de kim oluyor? O da nereden çıktı?"

Bilge:

"Evet, dostlarım, ben terzimi severim. çünkü ona her gittiğimde, ölçümü yeniden alır. Diğerleri öyle değil. Bir kez hakkımda bir yargıya vardılar mı, ölünceye kadar beni hep aynı gözle görürler."


Öğrenilmiş Çaresizlik ve Umudun Gücü: Kendine Güvenmek, Değişim İçin İlk Adım

Bazen kendime sinir oluyorum.

Ele veriyorum talkını, kendim yutuyorum salkımı..

Yani arkadaşlarıma, eşime, anneme, her zaman Pollyannacılık oynuyorum, oynamayanları uyarıyorum, bu arada genelde de hayatımdan memnun bir insanımdır ve şükretmeyi bilirim, ama bu sabah gerçekten farklı uyandım.

Gece eşimin ve kızımın etkisiyle uykusuz kaldım, sabah her gün muntazaman çalan telefon alarmı, çaldı ama sesi çıkmadı, akşamdan misafirim için hazırlamak üzere makinaya koyduğum ekmek, makina bozulduğu için pişmedi ve çöpe attım vb vb.

Sonuç olarak sabah yataktan burnumdan duman çıkarak kalktım. Hatta eşimi ve çocukları yolladıktan sonra şöyle bir ağız tadıyla oturup ağlasam da rahatlasam dedim ama kısmet değilmiş..

Neyse, sonra depresyon, bunalım, iç sıkıntısı gibi kelimeleri aklımdan geçirirken, birden aklıma bir önceki yöneticim geldi.

Onun anlatmayı pek sevdiği bir konu vardı.

"Öğrenilmiş çaresizlik."
 
1975 yılında Seligman adlı araştırmacı, depresyonu “öğrenilmiş çaresizlik” modeli ile açıklamıştır. Birinci aşamada, köpeğe çok sayıda elektrik şoku verilir ve hayvanın bundan kaçması engellenir. İkinci aşamada hayvana elektrik şoku verilir ancak kaçması engellenmez. Bu aşamada köpeğin elektrik şokundan kaçması beklendiği halde hayvanın kaçma ve kurtulma davranışı göstermediği gözlenir. Sonuç şudur: ilk aşamada elektrik şokunu denetleyemeyen ve kaçamayan hayvan çaresiz olduğunu öğrenmiştir. Bu çaresizliğini kabul ettiği için de ikinci aşamada kaçma ve kurtulma davranışı göstermemiş, şoka  boyun eğmiştir.



Eski müdürümün hep örnek olarak anlattığı  hikaye de  şuydu :

Pirenin ne kadar zıpladığını ölçerler ve 50 cm zıpladığını görürler. Pireyi yüksekliği 30 cm olan cam kavanoza koyarlar. Kavanozun ağzını kapatırlar. Kavanozun altından ısıtırlar. Pire kap ısındıkça zıplar ve zıpladıkça kapağa çarpar. Bir süre sonra pire kapağa çarpmamak için 29 cm sıçrar, düşer. Ama kapağa çarpmaz. Pire bunu alışkanlık haline getirdikten sonra kavanozun kapağını açarlar. Pire hala 29 cm sıçramaya devam etmektedir.

Konuyla ilgili ünlü bir örnek hikaye daha vardır :

Araştırmacılar bir köpekbalığını oda büyüklüğündeki bir cam bölmeye koyarlar. Cam bölmenin diğer tarafında da balıklar vardır. Köpekbalığı ne tarafa gitse cam bölmeye çarpar. Bir süre sonra cam bölmeye çarpmamayı öğrenir. Çünkü ne kadar uğraştıysa da diğer taraftaki balıklara ulaşmaz.  Bunun üzerine cam bölmeyi çıkarırlar. Köpekbalığı oralı bile olmaz. Kendisinin sadece o bölme alanına kadar yüzebileceğini sanar.

Benimse konuyla ilgili en beğendiğim ve en etkilendiğim örnek hikaye şudur:

Bir gün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. Gerçekte seyirciler arasında hiçbiri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece su sesler duyulabiliyormuş:

"Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!" Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş.


Sonunda, kurbağaların bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış.  Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş bu işi nasıl başardın diye. O anda farkına varmışlar ki kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

***

Kişisel değişim, kendi durumumuzun, mutluluk ve başarımızın başka birisi veya dış bir güçten değil bizden ve tercihlerimizden kaynaklandığının farkında olmayı gerektirir.

Çünkü bilmeliyiz ki, kendimizi değiştirebiliriz, yeni seçimler yapabiliriz, değerler sistemimizi yenileyebiliriz.  Daha iyi hissetmek için bizi mutsuz eden kişilerden, olaylardan, mekanlardan uzaklaşma hakkımızı kullanabiliriz.  Diğerleri bazı şeyleri dayatabilirler ancak bir şeyi yapıp yapmama kararı ve o kararı uygulamak bizim irademiz altındadır. Sorumluluk almaya başladıkça başkalarını daha az suçlayacak, başkalarını daha az suçladıkça daha az öfkelenecek, daha az öfkelendikçe de gücümüzü değişim ve mutlu olmak için harcayacağız.

İnsanın yapabileceği bazı şeyleri yapamayacağına inanması, bir işi yapmaya teşebbüs ederken cesaretinin kırılması, kişinin başarısız olmasına neden olur. Kendine güvenini yitirdiği için de gelecekte de o işi başaramaz.

Necip Fazıl Kısakürek ne demiş??

(bkz : başlık)

Ölmeden Önceki Beş Pişmanlık ve Hayatta Önceliklerimiz

Eşim bugün bana bir mail attı.

Artık mesaj mı vermeye çalışıyordu, yoksa masumane bir mail miydi bilmiyorum.
Ama okuyunca aslında son zamanlarda (Türkçesi: yaşlandıkça, 40'a basınca) tam olamasa da elden geldiğince yapmaya çalıştığım şeylerin bir özetini okumuş gibi oldum.

Konu "Ölmeden önce yaşanan beş pişmanlık " idi.
Avustralya’da yıllar boyunca evlerinde ölümü bekleyen hastalarla çalışan hemşire Bronnie Ware, emekli olduktan sonra anılarını bir kitapta toplamış.

İnsanların ölümlü olduğu gerçeğiyle yüz yüze geldiklerinde çok önemli değişimler geçirdiğini belirten Ware, ölmek üzere olan hastaların inkar, korku, öfke, pişmanlık ve sonunda kabullenme gibi aşamalardan geçtiğini söylemiş.
Ware, hastalara en çok nelerden dolayı pişmanlık duyduklarını sorduğunda şu beş ana cevabı almış.


1. "Keşke başkalarının benden beklediği hayatı sürmek yerine düşlerimi gerçekleştirme cesaretim olsaydı."

2. "Keşke bu kadar çok çalışmasaydım."

3. "Keşke duygularımı dile getirmeye cesaretim olsaydı."

4. "Keşke arkadaşlarımla ilişkimi sürdürseydim."

5. "Keşke kendime daha çok mutlu olmak için izin verseydim."

Eeee, atalarımız ne demiş?
“Son pişmanlık fayda etmez.”

Hayatımızın merkezine işimizi koyarsak, kendimize mutlu olmak için izin vermezsek, gerektiğinde sırf istediğimiz için aptallıklar yapmazsak, son nefesimizi verirken neler hissedeceğiz acaba??

Sanki daha çok varmış o günlere  gibi geliyor değil mi ?
Ama belki de çok yok, belki yarın, belki yarından da yakın..

Yazıyı okuyunca çok sevdiğim dostlarımla da paylaştım.
Bir tanesi “ Pişman olmamak için çözüm önerilerimi “sordu. Artık ciddi miydi, dalga mı geçiyordu anlamadım.

Ama diğer dostum da çok güzel bir cevap verdi.

Sonuç olarak aslında bu yazı da benim değil onun yazısı oldu . Şöyle dedi Aslıcığım:
“Arkadaşlarını işinin önüne koyacaksın.

Aileni işinin önüne koyacaksın.
Ablanı, kardeşini, işinin önüne koyacaksın.(Benim ne ablam ne de kardeşim var)

Sevgilini işlerinin önüne koyacaksın.(Benim sevgilimi ayrıca aile kategorisinde de inceleyebiliyoruz ama olsun)
Telefonunu, mailini, chat’ini zamanında açacaksın.

İhmal etmeyeceksin.
İhmal etmeyeceksin ki, ihmal edilmeyesin…”

Daha ötesi var mı?
Denecek başka bir şey kalmış mı??

Astrolojiye Dair Düşünceler: İnanç, Şüphe ve Kendi Gerçeğimiz Etiketler:


Bugün  Astroloji ve burçlardan bahsetmek istiyorum.

Astroloji, gezegen ve yıldızların insanların üzerindeki etkisini yorumlayan bir bilim dalıymış. İnsanoğlunun yazılı tarihinin başından beri var olan astroloji bilimlerin en eskilerinden biriymiş.

Her zaman bildiğimizin aksine ,Astroloji kader değilmiş. (Oh yani), her şey insanın kendi elindeymiş.. Astroloji dönemleri inceler, fırsat alanlarını, şanslı zamanları, doğum haritanızda sizi kısıtlayan, zorlayan alanları, gecikmeleri gösterirmiş.

Gezegenlerin iyi açılar yaptığı şanslı dönemlerde, hiçbir şey yapmadan oturursak  bu fırsatları kaçırabilirmişiz.
Aynı şekilde gezegenlerin zorlayıcı etkiler yaptığı dönemlerde gerekli gayret ve azmi gösterirsek  tüm zorlukları aşabilir, farkında bile olmadığınız içimizdeki gücü ortaya çıkarabilirmişiz.

Ayrıca Astroloji, yıldızların hareketlerini matematiksel olarak hesaplarken, etkin enerjileri oluşturabildiğini de kabul ediyormuş.
Burçlar Kuşağı galaksimizde (Samanyolu) çeşitli isimlerle adlandırılmış takımyıldızlar diziliminden oluşan bir kümeymiş. Bu küme Galaksimizin orta çizgisine (Ekvator düzeyinde) +8° ve -8° lik bir kesişme ile bir yörünge (Ekliptik) üzerinde sıralanmışmış.

Ve bunların sonucunda da hepimizin bildiği 12 adet burç ortaya çıkmaktaymış

***

Kusura bakmayın..
Hiç birine inanmıyorum..

Bana sorarsanız , çok basit bir hesapla dünyaya güneşten sonra en yakın yıldızın yer değiştirmesinin ,sizin üzerinizdeki etkisinin,evinizin sokağında çöpü karıştıran kediden daha fazla olacağını  sanmıyorum.
Zaten biraz oturup düşünürseniz astrolojide burçların içerdiği kişisel özelliklerin herkeste bulunan özellikler olduğunu rahatlıkla anlayabilirsiniz.

Şimdi internetten bugüne ait 4-5 farklı gazetenin sitesini açın ve burçlarınızı okuyun. İki ayrı  gazetede aynı güne ait aynı yorumları okuyabilen kişiler gazetelerini bana getirirse , ben o günkü gazete paralarını kendilerine iade edeceğim.:)
Etrafımda öyle ilginç insanlar var ki, sabah işe geldiği gibi Susan Miller’ın internet sayfasını açıyor , günlük yorum okuyor, cep telefonuna günlük yorum gelmesini sağlıyor vb vb.

Hatta evlenirken “ Ay şekerim ,ben toprak grubundanım, su grubundan biriyle evlenirsem şööle bööle dır dır vır vır  " diyen insanlar biliyorum.
İtiraf edeyim , bu burç hikayesine çoook çok az inanırdım eskiden.İlk hayal kırıklığı Terazi burcunun sanatçı ruhlu olduğunu öğrenmemle oldu.Zira sesim boru gibi,şiir yazmaktan anlamam,Cin Ali bile çizemiyorum , sanatçı ruhum nerde  peki?

Konuya gerçekten ikna olmamı kızlar sağladı.Bunlar ikiz,aralarında iki dakika var aynı saatte doğdular, yükselen burçları da aynı.
Ama???

Tısss..

Sokaktan iki kişiyi çağırıp “ Sen , sen , gel !!” desek ,çağırdığımız kişiler  birbirlerine bizim kızlardan daha fazla benzeyebilirler büyük olasılıkla..
Burdan çıkardığımız sonuç, ben bu Satürn Terazi burcundan 2012 Temmuz’unda çıkana kadar , yani Teraziler öğrenme ve sınav dönemini atlatana kadar , (çok kötü bi dönemden geçiyormuşum,şiddetle reddediyorum) burçlara inanmama konusunda çok netim .

Ama sonrasını bilemem J.Eğer iyi şeyler yazarlarsa duruma göre yeniden değerlendirmeli miyim acaba?

Türkiye’de Teknik Eğitim ve Kişisel Gelişim: Robinson, Cuma ve Yaprak Dolmanın Hikayesi

Hayat tarzım gereği  çok farklı profildeki insanlarla yüzyüze gelme şansıma sahip oluyorum.

Bu sayede çok farklı konular hakkında bilgi sahibi de  olabiliyorum.

Geçenlerde sohbet ediyorduk, öğrendim ki Türkiye’de 2015 yılı itibarıyla ısı yalıtımı bulunmayan binalarda binanın yeri ve iklimine göre “emisyon vergisi“ uygulanacak. Uygulamaya göre 2017 yılına kadar bütün konutların “enerji kimlik belgesi“ alması gerekiyor. Bu kapsama sadece yeni binalar değil, mevcut binalar da dahil.

Tabii amacım sizi teknik bilgilerle boğmak değil.

Bir dostum  1940‘lı yıllarda teknik üniversitede mühendislik okumuş, şu anda bahsettiğim yalıtım işleriyle ilgili bir firması var.

Dedi ki: “Bütün bina yönetimleri, tüm kat malikleri mutabık kalsa, gerekli para toplansa, bu işi yapacak yeterli miktarda firma olsa dahi, Türkiye’deki toplam usta sayısı, tüm evlerin yalıtımlarını yapmaya yetecek kadar değil.”

“Neden? “ dedim.

“Türkiye’de inşaat mühendisi çok ama, işi yapabilecek teknik eleman yok” dedi. ”Herkes çocuğunu düz liselerde okutuyor, kimse teknik eğitim almıyor, sonra ortalıkta bir sürü inşaat mühendisi var ama iş yaptırabilmek için kalkıp taa Romanya’dan, Bulgaristan’dan usta getiriyoruz, hem işi bizden daha iyi biliyorlar, hem daha disiplinliler, hem de daha az paraya çalışıyorlar. “

“ Üstelik adamlar hem piyano çalmayı biliyorlar, hem kayak kaymayı, hem de gülle atmayı..."

Oysa biliyorsunuz, bizde piyano çalmak, kayak yapmak üst gelir grubunun, A segmentinin  harcıdır..

*******
Geçenlerde bir mail gelmişti, aslında baştan herkes gerçek sandı, oysa esprili bir maildi. Mailde bir proje çocuk, 3 dil öğreniyor, piyano, keman çalıyor, spor yapıyordu. Ama sonunda hepimiz gibi bir işte çalışıyordu. Mailde eleştirilen, bu kadar aktiviteye rağmen çocuğun sonuç olarak sıradan bir iş yapıyor olmasıydı.

******
İşte yaman çelişki bu ...

Türkiye'de insanlar ancak üst gelir grubuna sahipse, kişisel gelişimine katkısı olan, sanat kültür gibi aktivitelerinde bulunabiliyor, devlet tüm çocuklara bu imkanı sunmadığı için, bunları yapabilen çocuğun ve ailesinin hayattan beklentisi daha yüksek oluyor..Herkes çocuğunun mühendis, doktor olması gerektiğini düşünüyor, teknik eğitim sadece başka bir tabakanın harcı diye kabul ediliyor.

Oysa biz aileler her şeyi paraya tahvil etme dürtüsünden kurtulsak aslında resmin gerçek yönünü görebileceğiz:


Çocuklarımız spor yapmalı, resim yapmalı, satranç oynamalı, yani ilgi alanları neyse, o alanda bir aktivitede bulunmalı..

Neden mi diyorum???

İnternetin, cep telefonlarının, televizyonun, bilgisayarın, yani bizim dönemimize göre çok fazla uyarıcının olduğu bu dönemde, çocuklarımızı korumak, hayatlarına anlam kazandırmak, olumsuz uyaranlardan (uyuşturucu, kumar vb) uzaklaştırmak için onları mutlaka bir uğraşa yönlendirmeliyiz fikrimce...İnsanca yaşamak, donanımlı olmak sadece 3-5 meslek grubunun harcı olmamalı..
Yoksa ıssız adaya düşen ve dişi Cuma ile karşılaşan Robinson'un, kendinden her şeyi isteyebileceğini söyleyen Cuma'dan, onunla "ilgilenmek" yerine, sadece maillerine bakmak istemesi gibi durumlarla daha sık karşılaştığımız  yeni bir  nesil yetiştireceğiz diye korkuyorum...

Siz ne dersiniz???

*** Can Dostum , "Robinson  ve Dişi Cuma" fıkrası için teşekkürler..
**** Irmak 'ın Babası, Asma yapraklarını çıkarıp kadınla "ilgilenmek" yerine, o asma yapraklarını çıkarıp  "yaprak dolma" sarma önerisini hatırladıkça gülüyorum, on  numaraydı..