Güveçte Patlıcan ve Pirzola Ama Aslında Gerçek ve Doğal Hayat..


Bir önceki yazıda salça ve kuru patlıcan tarifi vermiş ama amacımın yemek tarifi vermek olmadığından bahsetmiştim. Ama yer kalmadığından devamını bu yazıya bırakmıştım.

Köyde hafta sonu olup da kayınbiraderim, eşi ve çocuğu da aramıza katılınca, köy daha da keyifli oldu.

Kayınpederim ve kayınbiraderim bal kovanlarını açıp petekleri aldılar. Bal doldurmak için kaç kavanoz yıkadım bilemiyorum. Gerçi bu bal operasyonundan herkes birkaç arı sokmasıyla nasibini aldı ama, olsun, "Emeksiz yemek, ısırıksız doğal bal" olmuyor.

Günün en keyifli bölümü, kayınvalidemin liderliğinde hazırladığımız güveçti.

Bu yörede peçka tabir edilen ama kuzine ya da maşinga denilen fırınlı sobanın üzerinde, yani odun ateşinde pişirdiğimiz güvecin tarifi şöyle:

Öncelikle belirteyim, et dışında tüm malzemelerin kayınvalidem tarafından yetiştirildiğini ve bu nedenle her şeyin ekstra doğal ve lezzetli olduğunu belirtmek istiyorum.

Önce soğanları ince ince doğruyoruz, karabiberini, tuzunu, kimyonunu, pul biberini  ve yağlı kıymasını ekliyor ve yoğuruyoruz. Yoğurduğumuz bu kıymalı malzemeyi güvecimizin en altına bastırarak yayıyoruz, güvecin altı tamamen bu malzemeyle kaplanacak.

Tercihan şişman patlıcanları soyup tuzlu suda bekletip sıktıktan sonra uzun uzun ve  ince ince doğruyoruz. Kıymalı malzemenin üzerine patlıcanları diziyoruz ve üzerine bir sıra pirzola koyuyoruz. Daha sonra yeniden patlıcan, soyulmuş ve  küçük küçük doğranmış domates, tohumları alınmış ve üç parmak genişliğinde kesilmiş biber, dişlerine ayrılmış bir baş sarımsak da üzerine sırayla konuyor. En üste bir sıra daha pirzola ve doğranmış domates ekliyoruz. Güvecimizin kapağı kapatıyor ve  sobanın üzerine koyuyoruz. Ağır ateşte üç ya da dört saat pişiriyoruz. Aslında kapağa hava almasın diye hamur yoğurup kapatmak da mümkünmüş ama biz hamurla uğraşmaya üşendik.




Güvecin piştiğini şöyle anlıyoruz: Koyduğumuz yedi ya da sekiz tane patlıcanı bir daha görmememiz gerek. Güveç tencerede patlıcanlar tamamen yok olacak ve eriyecekler.

Bugünkü yazı da yemek kitabına döndü, farkındayım ve kusura bakmayın.
Ama aslında gelmeye çalıştığım nokta şu:


Yıllardır iş güç uğruna, gerçek ve doğal hayatı ve tadları tamamen kaçırmışım. Bu tip işleri hep başkalarının yapmasını ve hazıra konmayı beklemişim. Oysa yüzyıllardır büyüklerimiz yazdan her şeyi hazırlamışlar ve kışın da yemişler. Hem emek vermesi keyifli, hem de yıllardır yaptığım mekanik iş ve görevlerden sonra kendimi daha insan ve de kadın hissettim. Büyüklerimiz yüzyıllardır hata yapıyor olamazlar değil mi?

Neyse, zararın neresinden dönülse kardır ..

Haa, kışa Ekşili Kuru Patlıcan Dolması yemeğe bekliyorum..

Çocuklara Hayatın Gerçeklerini Öğretmek: Küçük Bir Standın Büyük Dersleri


Dün akşam alt kat komşumuzun yaş günü vardı.
Kızlar okuldan gelince oraya gitti, ben de iş çıkışı  katıldım.

Keyifli bir akşam oldu.
Hatta Ada’nın anneannesinin gündüz Oktay Usta programında görüp hemen yaptığı yoğurtlu, kavrulmuş kıymalı ve salça soslu bulgur köftesinin tadı halen damağımda, ben de mutlaka deneyeceğim.

Çocuklar koşturup oynarken biz de sohbet ettik büyükler olarak.
Havadan sudan konuşurken Ada’nın annesi bir şey anlattı.

Ada’nın teyzesi İngiltere’de yaşıyormuş.
Bizim kızlara yakın yaşlarda da kuzenleri varmış.

Okuldan bir proje gelmiş bir gün..
Çocuklar, annelerinin yardımıyla limonata ve kurabiye yapacaklar, sokaklarında kurdukları bir standda satacaklarmış. Deneyimlerini ve fotoğrafları da proje sunumu haline getirecek ve okulda sunacaklarmış.

Limonata yapılmış, fırsat olmadığından evde kurabiye yapılamamış, marketten kurabiye çeşitleri alınmış, küçük bir masa kapı önüne çıkarılmış, güzel bir örtü örtülmüş.
Ada’nın teyzesi standı hazır hale getirip peçete almak için içeri girmiş ve çocukları standın başında yalnız bırakmış.

Dışarı çıktığında bir de ne görsün??
Çocukların önünde kuyruk var.



Bütün ürünler satılmış, çocuklar gayet motive, mutlu bir şekilde eve dönmüşler...
Anne sonra araştırmış.

Meğer bu İngiltere’de standart bir durummuş.
Her çocuğa benzer bir ödev verilirmiş. Bunu herkes bilir, sokakta çocukların açtığı bir standı gören herkes gidip mutlaka bir şeyler alır,destek olurmuş.

Bu çocukların kendilerine güvenmelerini, ayaklarını yere basmalarını sağlayan bir adetmiş.
Bu şekilde çocuklar kendini ifade etmeyi, başarmayı ve ticareti öğrenirmiş.

Çok hoşuma gitti.

Bizler çocuklarımızı kavanozda büyütüp, okutup edip, hatta üstüne master, doktora yaptırıp, 25 yaşından sonra iş hayatına gönderiyoruz, sonra da “Bu çocuk neden bocaladı, neden iş hayatına adapte olamadı?” diye şaşırıyoruz.

Meşhur Y kuşağı çocuklarını iş yerlerimizde yönetmeye çalışıyoruz, en ufak zorlukla karşılaşınca ya isyan eden, ya da ailesinin de desteğiyle, işten ayrılan çocuklara anlam veremiyoruz.

Ben çocukken, ilkokul 1 in yaz tatilinde babam arkadaşı olan bir eczacının yanına beni çırak vermişti. Görevim yerleri süpürmek ve meyva suyu-oralet içmekti. Üstüne 1 lira da günlük yevmiye alıyordum. (Muhtemelen o parayı babacığım eczacıya, eczacı da  bana veriyordu) 33 sene önceydi ama hala hiç unutmam, harika  bir deneyimdi.(Eski patronumun kulakları çınlasınJ)

Benim de planım kızlarım liseye geldiklerinde mümkünse gayrimüslim ya da Kayseri’li, yani esnaflığıyla ün salmış bir esnafın yanında, olabilirse Kapalıçarşı’da çıraklık yapmalarını sağlamak. Hem dillerini kullansınlar, hem hayatı öğrensinler diyorum. Gerçek hayat plazalarda değil ,orada çünkü..

Ben böyle düşünüyorum da..Acaba beni takan olacak mı?

Bilemiyorum J

İstanbul’un Kalbinde Yaşanan Acı Bir Gerçek: Kayıplar, Zorluklar ve Hayatın Yüzü

Yer İstanbul ..
Üstelik İstanbul’un merkezi..

Özlem , henüz 24 yaşında.

Aslında Çorum’da doğmuş.Ama evlenince ,buraya gelmiş.Sevmiş de evlenmiş kocasıyla..

İki odalı bir evi ,kocası ,kayınbabası,kayınanası, kayınbiraderi ile paylaşmak zorunda kalmış.Ardından da bir kızı olmuş.

Kayınanası , beyin kanaması geçirip bir kaç gün içinde gidivermiş bir sene önce.
Evin tüm yükü üstüne kalıvermiş.

Derken yaz gelmiş. Kocası memlekete ağaçlara bakmaya gitmiş.
Özlem eşinin ailesiyle İstanbul’da kalmış.

Ferhat , gündüzleri elma bahçesinde elma yetiştirirken , gece de kuzenleriyle ava çıkar, gezer tozarmış.

Bir akşam ne olmuş bilinmez,Ferhat vurulmuş.Hem de kuzeni tarafından.Kazaen , av esnasında olduğu söylenmiş.…Alkolün de etkisiyle ,kuzenler korkmuşlar yaptıklarından..Ambulans filan çağırmadan , korkudan , atmışlar Ferhat’ı traktöre , getirip Özlem ‘in anasının evinin önüne bırakmışlar.
Ama Ferhat hastaneye kadar dayanamamış.Daha 25 olmadan çekmiş gitmiş bu dünyadan..Ardında 23 yaşında bir karı , 4 yaşında bir kız çocuğu bırakarak.
Ama cahilliğin , parasızlığın gözü kör olsun işte…

Kayınbaba, bir ev gösterip , biraz para verip torununa , gelinine sahip çıkmamış.
Hele Özlem’in ailesi…Kızlarına torunlarına “ Gel ,burası senin evin “dememişler..Yokmuş gibi davranmışlar..

Kız , sığıntı gibi kalmış kayınbabanın evinde..

***
Bir de Serhat var bu arada..
Serhat, Ferhat’ın 4 yaş küçük kardeşi.

Mahalleden bir kıza sevdalı ..Evlenmek istiyor..Hatta Özlem’den yardım istiyor aralarını yapsın diye..

Ama hayat ..

Aile meclisi karar veriyor.
Ortada 4 yaşında kız var,Serpil  var..Anası başkasıyla evlense, kıza sahip çıkmaz adam..



E, sokağa da atamazlar gelinle torunu, evde baksalar, o iki göz oda eve bi de Serhat’a gelin almak lazım..

En iyisi Özlem’le Serhat’ı evlendirmek..

Hem böylece Serhat’ın düğün masrafı da olmaz.

***
Ferhat gideli 6 ay olmuş..

Özlem evleneli 2 ay..

***
Serpil ne diyecek Serhat’a??

Baba mı?

Amca mı??

Hayat neden bu kadar acı??

Hayatın kendisi bu mu hakikaten??

Neden elimizdekilerin değerini bilmeyiz ki hiç??

Not : Bu hikaye tamamıyla gerçektir ,bir çalışma arkadaşımın oturduğu apartmanda ve İstanbul’un göbeğinde an itibarıyla yaşanmaktadır.