Ömür Gedik’in Kızı Tayga ve Hakan Baş’tan Hayata Yolculuk Tavsiyeleri

Dün sabah sahilde şezlongta gazete keyfi yaptım.

Kızım ana gazeteyi elimden aldı, magazin ekleri de bana kaldı.

Nedense eki okumaya en arka sayfadan başladım.

Ömür Gedik'in yazısı ilişti gözüme.

Zaten gazetenin geri kalanını da bu yazıdan sonra okuyamadım.

Son zamanlarda okuduğum en güzel yazılardan biriydi.

Ömür Gedik de kendi yazmamıştı. Yazacaklarım kızının lise mezuniyet töreninde dinlediği bir konuşmaymış ve kendi köşesine aynen kopyalamış.

Ben de aynen alıntılamasam da beğendiğim yerleri sizlerle paylaşmak istedim. 

Ömür Gedik'in kızı Tayga liseden bu sene mezun olmuş. Kızı Üsküdar Amerikan Koleji'ni bu sene bitirmiş. Kendisini de kızını da kutlarım.

Okulun mezuniyet töreninde eski mezunlardan, 2001 mezunu Hakan Baş bir konuşma yapmış.

Önce bakalım Hakan Baş kimdir?

Takı satışı ağırlıklı başlayan ve aksesuar parfüm gibi diğer dallara da yayılan alışveriş sitesi Lidyana.com'un kurucusu ve CEO'su.



Üsküdar Amerikan'dan sonra Yale ve Cornell'de okumuş. Eski milli yüzücü. 

Ağırlıklı Arap dünyasına hitab eden Peak Games diye bir oyun sitesinin sahibi.

Krombera isimli bir de dijital pazarlama şirketi var. 

Üsküdar Amerikan da bizim kızların okulu gibi son derece disiplinli bir okul.

Hakan Bey Milli Yüzücü ve rekor sahibi bir sporcu olduğu halde kimbilir hangi nedenden lisede Beden Eğitimi dersinde -2- almış. Hiç şaşırmıyorum. Bizim okul da olsaydı gözünü kırpmadan eğer bir geçerli neden varsa 2'yi verirdi.

Bizim kızın karnesine 84.60 ile Fransızca 4 geldiğine göre.

Neyse konuyu dağıtmayalım. Magazinsel bir detayla tanıtımı bitirelim.Hakan Baş son dönemde Türkiye'nin en ünlü ve güzel kadınlarından Özge Ulusoy ile beraber.

Gelelim yazının asıl mesajlarına.
  • Kendinize her zaman güvenin. Eninde sonunda başarılı olacaksınız. Güvendiğiniz kişilerin tavsiyelerini mutlaka iç sesinizle birleştirerek kararlar alın.
  • Hayata pozitif bakmak çok önemli. Ben şanssızım diyenlerin şanssız olma nedenleri olayları negatif yorumlamalarıdır.
  • Mütevazı olmak iyidir, ama her zaman iyi değildir. Yeri geldiğinde önemli özelliklerinizin altını çizin ve karşınızdakilere vurgulayın. Övgü aldığınızda "Estağfurullah" demeyin, teşekkür edin. İyi olmak, başarılı olmak, güzel olmak kötü birşey değil ki, neden alttan alasınız?
  • İç sesinizin mantıklı bulduğu konularda beklemeyin hemen harekete geçin. Daha sonra " Ben bunu düşünmüştüm." demenin kimseye faydası yok. Özellikle size zararı var.
  • Hayatta ne yapmak istiyorsanız onu yapın. Anneniz babanız doktor olmanızı istedi diye doktor olmayın. Müzisyen olmak istiyorsanız olmalısınız.
  • Ne iş yaparsanız yapın, en iyisini yapın. Başarılı olduktan sonra para kazanmamanız mümkün değil. 
  • Parayı değil saygınlığı hayatın merkezine koyun. Saygınlığınızı ve dürüstlüğünüzü kaybetmek yerine iflas edin.
  • Hata yapmaktan korkmayın.Hatalarınızdan ders almayı unutmayın. Ancak aynı hatayı tekrarlamayın aynı hatayı tekrarlayanlara başka bir isim verilir.
  • İyi bir evlilik yapın. Çocuk sayınıza başkaları karar vermesin. İstediğiniz sayıda çocuk yapın. Ama çok çocuk seviyorsanız hepsinin özel okulda okuma ihtimaline karşı bütçenizi iyi ayarlayın.
  • Kıskanç olmayın, çevrenizdekileri, arkadaşlarınızı destekleyin. Unutmayın onların yükselmesi size de güç katacaktır.
  • Kimseye bel bağlamayın. Bu dünyaya yalnız geliyor yalnız gidiyoruz. Pozisyonlarınızı buna göre alın.
  • Ailenize zaman ayırın ki sonra üzülmeyin.
Bence bizim yaşlardakilerin de, hayata yeni atılacakların da, torunlarını büyütmeye çalışan yaşlıların da herkesin çok şey çıkaracağı bir yazı.

Ben şahsen motto olarak bir kenarda tutacağım.

Hakan Bey'e bu vesile ile saygılarımı sunuyor ve başarılar diliyorum.

Yalın Girişim: Kendi İşini Kurmak İçin Yeni Nesil Yol Haritası

Taa üniversite hazırlıktan çok sevdiğim bir sınıf arkadaşım var.

Gerçi kendisiyle aynı sınıfta değiliz. Zira o Fen Lisesinden mezun  ve Boğaziçi Bilgisayar bölümünü de bölüm  birincisi olarak bitirmiş birisi. Yani IQ olarak aynı sınıftan olduğumuzu söylemek hata olur.

Allahtan aradan geçen yıllar insana bir olgunluk getiriyor da aradaki farklılıkları önemsememeyi öğreniyorsun.

Şaka bir yana uzun yıllar yurt dışında yaşayan arkadaşım çocuklarını burada büyütmek için Türkiye'ye döndü.

Döndükten  sonra da kendisiyle çok sık olamasa da görüşmeye çalışıyoruz.

Benim kendi işimi kurma hayallerim olduğunu biliyor. Kendisi de mutlaka zaman içinde kendi kendinin patronu olmak istiyor ve de bunu yapmazsa içinde ukde kalacağından emin.

Benim yaklaşık bir senedir sallanıp harekete geçmediğimi görünce bana koçluk yapmaya karar verdi.

Geçenlerde buluştuk.

Ne de olsa akademik tarafı bana göre daha ağır basan birisi, bu nedenle elinde bir kitapla geldi.

Uzun yıllar Amerika'da yaşamış olmasından dolayı yabancı yayınları takip etme konusunda da son derece iyi.

Bu kitabı bana almış.

Özellikle Amerika'da son birkaç yılda girişimci adaylarının en fazla okuduğu ve uyguladığı bir kitapmış. Bu nedenle bana da faydası olacağını düşünmüş.

Sağolsun.

Kitap İngilizce olduğundan ve ben üniversiteden beri İngilizce kitap okumadığımdan bitirmesi biraz zaman aldı.(Bu arada kitap Türkçe'ye çevrilmiş, bence girişimcilik yolunda yürümek isteyenler mutlaka okumalı)

Sizlerle bu kitabı paylaşmak istedim bugün.

Adı The Lean Startup.

Türkçeye " Yalın Girişim" olarak çevirmişler.

Yazarı Eric Ries.



Kitap aslında kısaca, en az sermaye ile ürün ve hizmetin yerine ulaştırılması konusunu işliyor. Bizim bugüne kadar alışmış olduklarımız klasik metodlardan farklı olarak başlarken, iyi bir ofis, iyi bir araba, iyi bir fabrika ya da atölye, uzun bir müşteri listesi ile başlamayı değil, para harcamadan, çok kısıtlı ve hatta mümkünse geri bildirim alabileceğinizi bildiğiniz müşteri grubu ile başlamanızı salık veriyor. Bu da modele göre müşterilerin geri bildirimleri sayesinde ürün ve hizmette sürekli yenileme, yeniden şekil verme ve test etme olanağı sağlıyor.

Bu modelde girişimci ürününü ya da hizmetini en sade biçimde hemen kullanıcıya sunmalı ve geri dönüş almalı. Genelde girişimciler tüm detayları bildiğini varsayarlar.  Bu nedenle de problemi bildiklerini ve çözüm üretmeleri gerektiğini düşünürler.
Ancak modele göre bu doğru değildir. Kullanıcının dediklerine odaklansa problemin onun kafasındaki problemden çok farklı bir problem olduğunu görecektir.
Model işte bu nedenle klasik girişimcilik metodlarından ayrılıyor. Başlamadan önce uzun uzun iş planı hazırlamak yerine ( KOSGEB bile hibe vermek için detaylı iş planı istiyor, ben kendim sertifika aldım oradan biliyorum) iş modeli kurmaya yönelmeyi tavsiye ediyor.
Kur-Ölç-Öğren sürecini tekrar tekrar yaşayarak  ilerlenmesini öneren Yalın Girişim modelinde ne kadar erken hata yaparsanız, o kadar erken doğru yolu bulursunuz. Hatalardan ders çıkararak doğrularını yapmak sürecinizi zaman içinde kusursuz hale getirir. Süreciniz kusursuz hale gelene kadar daha araştırma dönemindesinizdir. Ancak bu noktaya vardığınızda girişiminiz artık para kazandıracak kadar başarılı hale gelmiştir.
Çok çok kısa bir şekilde anlattığım bu kitabı dediğim gibi hayatının bir döneminde kendi işine sahip olmak isteyen herkes okumalı.
Gereksiz zaman, gereksiz para ve ümit kaybetmemek için gerçekten yalın bir model olduğuna ben de ikna oldum.
Henüz okumadım ama aşağı yukarı aynı konuyu anlatan Ash Maurya’nın “Lean Canvas”'ını da okunacaklar listesine koymamız gerekiyormuş. Ben koydum, size de tavsiye ederim.





Hayatın Direksiyonunu Kendin Tut: “Son Yemek”den Girişimciliğe ve Aileye Dair Düşünceler

Araya yaz tatili girip herkes bir yerlere dağılınca uzun zamandan beri aile yemeği yapamamıştık.

Geçen Cumartesi sonunda kuzenimde toplandık.

Sonradan farkettik, aslında bayram yemeği gibi de oldu. Bir tek eşim yurt dışında olduğundan katılamadı, gitmeden bana vekalet verdiğinden sorun çıkmadı diyebilirim.

Bir büyükler sohbet edip bebekle ilgilenirken ve homini gırtlak götürürken, benim kızlardan biriyle 2.5 yaş küçük olan kuzeni, ellerinde I Pad ortadan yok oldular.

Bilgisayarda oyun oynamalarından hoşlanmıyorum ancak yanlarına gittiğimizde oyun  oynamadıklarını ve çok ilginç bir konuda araştırma yaptıklarını gördük.

Kuzenimin mutfağında, yemek temalı olması bakımından bir yemek resmi vardı.

Bu, aslında Leonardo da Vinci'nin en ünlü resimlerinden biri olan "Son Yemek" in güzel bir reprodüksiyonuydu.

Bu resim Da Vinci'nin Mona Lisa'dan sonra en ünlü resmidir.

Ben de bir kez ne vesileyle bilmiyorum, sanırım bir yerde denk gelince, kızlara son yemeğin ne olduğunu ve resmin hikayesinin Hristiyanlık inanışındaki önemini anlatmıştım. O masadakilerden yani 12 havariden birinin sonradan Hz. İsa'ya ihanet ettiğini ve yemeğin ertesi günü Hz İsa'nın çarmıha gerilerek öldürüldüğünü söylemiştim.

Bizim kız, artık ablalık mı desem, bilgiçlik ya da ukalalık mı bilmiyorum, kuzenine bu hikayeyi anlatmış.

Ardından da interneti açmışlar, hain olan havarinin resimdekilerden hangisi olabileceğini araştırıyorlarmış.




Keşke interneti hep böyle verimli amaçlar için kullansalar.

***
Tam da bu olaydan bir gün önce, kuzenimin verdiği bir kitabı okuyordum.
Kitap Girişimcilik ile ilgiliydi.

Apple'ın kuruluş aşamasında orada çalışan, sonradan ayrılıp risk sermayesi şirketi kuran bir iş adamı tarafından yazılan kitapta, birçok ilgi çekici ve faydalı öneri var. Tavsiye ederim.(Girişimcinin El Kitabı-Guy Kawasaki-MediaCat)

Okurken şöyle bir bölüme denk geldim.

"İşinizi kurarken herşeyi ama herşeyi siz yapın. Kuruluş aşaması işin en kritik aşamasıdır. Bu bölümde danışmanlara, yardımcılara yer yoktur. Düzeni siz oturtun. Şirkete kahve fincanlarını bile siz seçin. İlerde işler oturup da iş büyümeye başlayınca tabii ki ekibinize delegasyon yapacak ya da outsource hizmet alacaksınız. Ama başlangıç önemlidir. Düşünsenize, Da Vinci Son Yemek tablosunu yaparken 12 havari, İsa ve Meryem'e odaklanıp, masanın çizimini başkasına bıraksaydı, o resim "Son Yemek" olabilir miydi?"

Süper..

Çocuklar "Son Yemek" ile ilgili araştırma yaparken direkt bu okuduğum aklıma geldi. 

Aslında bu cümleyi sadece iş kurmak için değil, hayatın her aşamasına uygulamaya karar verdim.

Düşünsenize, evimizde çocuklarımıza başkası bakıyor, evimizi başkası temizliyor, saçımızı kuaför yapıyor, kıyafetler kuru temizlemeye gidiyor, bazılarımızın şoförü ve sekreteri var.

E, o zaman bu hayatı kim yaşıyor?

Detaylara hakim olmadan yaşadığımız hayatların ne kadarı bizim?

Evde yardımcım olduğu dönemde aradığım şeyi, ki çoğu kritik eşyalar, arayıp bulamadığımı, hafta sonu gecenin bir saatinde ya da sabahın köründe ablayı arayıp sormak zorunda kaldığımı çok iyi hatırlıyorum.

İlk taşındığımda evimi bile kendim yerleştiremedim, annem, kayınvalidem, teyzem, abla evin düzenini oturttular, ne kadar ironik değil mi?

O ev benim evim mi şimdi?

Diyeceğim şu:

Hayatımızın direksiyonunu biz elimize alalım. Başkasının kurduğu hayatları yaşamakta ısrarcı olmayalım. Belki de o hayatlar da bizim hayatlarımız değildir ne dersiniz?

Risk mi, Güvence mi? Girişimcilik ve Memurluk Üzerine Düşünceler

Biliyorsunuz bir ay önce işten ayrıldım. İlk 15 gün Datça, tatil falan derken geçiverdi, ama dönünce baktım ki yumurta kapıda.

Artık aksiyon zamanıdır, harekete geçme zamanıdır.

Öncelikli hedefim, yıllardan beri kalbimdeki arzu, 17 küsür senedir yaptığım gibi tam zamanlı ve maaşlı bir iş yapmak değil, çalışma hayatımın, yaşadıklarımın  birikimini, tecrübesini kullanarak yeni katma değer yaratmak. Başarabilecek miyim bilmiyorum, ama en azından denemezsem, gözüm açık gidecekmişim gibi geliyor. Ama diğer taraftan biriktirdiklerimi yazarak size  aktardığım gibi, mesela eğitmen olarak yüzyüze aktarma fikri de cazip geliyor.

İş fikri var mı derseniz, hala tam olarak yok, havada birşeyler uçuşuyor ancak kesinleşen bir fikir yok, ama olması için elden gelen yapılıyor.

Farkettim ki benim ve benim gibi bir çoğumuzun gerçeği şu:

İyi bir kurumsal firmada, oturmuş düzende belirlenmiş standartlarla çalışmaya alışmışız bir kere..Garantici çalışma anlayışı..

Bu çalışma sistemi , sizin kişisel özelliklerinizin, becerilerimizin, aklınızın baskalarından daha iyi ya da daha farklı olmasına gerek duymaz.  Zaten hepimiz yaşamışızdır, kurumsal hayatta hiçbirimizin yeri dolmaz değildir, bizim yerimize hemen yeni biri gelir ve çark daha yavaş ya da daha hızlı, ama bir sekilde  dönmeye devam eder.

Bizler, yani hep kurumsal firmalarda çalışanlar, düzeni en iyi sekilde devam ettirmeyi biliriz ama düzen oturtmaktan, yeni düzen kurmaktan  hiçbir şekilde haberimiz yoktur. Bu durum, evde böreğin içini kendin hazırlayıp, hamur yoğurup, yufka  açıp  börek haline getirmekte, marketteki donmuş gıda standından hazır börek alıp evde direk fırına atmak arasındaki fark gibidir.


Ben anladım ki benim önce üzerime yapışan şu kurumsal kimlikten, yani kolaycılıktan kurtulmam lazım. Bir de yıllardan beri farketmeden gözlerime takmış olduğum at gözlüklerinden.

Peki tüm bunları nasıl mı anladım?
Beş haftadır devam ettigim ve bu hafta bitirerek sertifika almaya hak kazandıgım KOSGEB Girişimcilik Kursu' ndan...





O uzun memuriyet hayatında sanki tüm yaratıcılığımı, tüm vizyonumu, tüm geniş bakış açımı, her şeyi yitirmişim gibi geldi birden. Kalıplarla düşünmeye başlamışım, biraz da korkak ve çekimser olmuşum.

Kurstaki sınıf arkadaşlarımın büyük çoğunluğu benden genç, çoğunun hem tecrübeleri hem eğitimleri  benim çok altımda..


Ama medeni cesaretleri, kararlılıkları, ve aslında en önemlisi üretici olma arzuları, benden çok öte.. Bu nedenle kendimi o sınıfta ilk günler oldukça ezik hissettim.


Tabii ki girişimci olup risk almak veya garantici olup memur olmak kişisel bir seçimdir.


Buna kimse karışamaz ve kimse bir şey de diyemez.
Ben konuyla ilgili ancak şunu söyleyebilirim.


Eğer seçimimiz bir yerde memur olmaksa, çalıştığımız kurumlarda kişiliğimizi kalıplaştırmak , dünyaya sadece kurumumuzun gözüyle bakmak, yaratıcılığımızı ve farklı bakış açılarımızı kaybetmek yerine yaşananları kazanım olarak değerlendirmek ve kendimizi, yaratıcılığımızı ve vizyonumuzu geliştirmek lazım.


Ama yine de bize düşen işin kolayına kaçmadan katma değer yaratmaktır zannımca..


Ne dersiniz?

Hayat Devam Ediyor..(Life Goes On)

Aslında konu yeni bir konu değil ama her dem güncel..

Benim yaşdaşlarım sanırım benimle mutabıktır, ailelerimiz bizi okuturken hedefleri, iyi bir iş yerinde işi bir maaşlı bir iş bulmamızı sağlamak, hayatlarımızı güvence altına almaktı. Hele bir de doktor, öğretmen, asker, polis filan olduysak ailelerimizden  mutlusu yoktu.

Hatta bilirsiniz, ülkemizde memura kız vermek, işadamına kız vermekten her zaman daha itibarlı görülmüştür. Kız istemeye gelene "Oğlumuz ne iş yapar ?" diye sorulur, eğer memursa kız verilir, ama eğer genç internet emlakçısı ya da internet arkeoloğu ise uzun uzun düşünülür.

Öyle ya, sabit gelir, sigorta, belki lojman olanağı, yakacak yardımı filan, memurluktan kıyak iş var mıdır?


Ama biliyorsunuz, dünya değişiyor..Üniversite eğitimini tamamlamadan okulu bırakıp, dünyanın en önemli girişimcileri arasına girenler var. Aslında daha önce bu konuya değinmiştim. Ama çok önemli bir konu olduğundan yeniden üzerinden geçmek istiyorum.

http://hayatinkendisibu.blogspot.com/2011/12/dropbox-ve-mit.html
Geçtiğimiz günlerde bir bakanın konuyla ilgili bir sempozyumda verdiği bir demecini okuyunca, açıkçası umutla doldum.

Girişimciliğin anayasası yazılacakmış.
Tüm bakanlıkların bütçesine 2013 yılından itibaren AR-GE ödeneği koymak zorunlu olacakmış.
Firmalara danışmanlık hizmetinden tutun da, ürünün fikir aşamasından pazara ulaşmasına kadar her etapta politika araçları geliştirilecekmiş.


Sanırım Google, Facebook, Twitter gibi konseptlerden yola çıkılarak, tekno girişimci gençlere 100.000 TL hibe yardımı yapılmasına karar verilmiş. Prototipini ortaya çıkarmış ve ürünü ticarileşebilecek hale getirenlere 500.000 TL daha hibe verilecekmiş.

Kararların tümü çok güzel..Ama sanırım belirli bir zümreye hitap ediyor. Daha çok tekno girişimciler destekleniyor gibi bir mesaj aldım ama yanılıyor olabilirim.
Beni bu haberde en çok etkileyen şu oldu:Girişimcilik kültürünün yaygınlaştırılabilmesi için ilköğretimden başlayıp doktora düzeyine kadar girişimcilik dersleri verilecekmiş. Bu eğitimlerin bir kısmı sertifikalı olacakmış.
***
Eskiden bir dizi vardı. Adı Life Goes On (hayat devam ediyor ) idi. Çok sevdiğim “Life goes on “adlı parça da  bu dizinin müziğiydi. (Beatles’ın parçası)

Birbirine düşkün bir Amerikalı ailesi. Olaylar  Down sendromlu bir abi ve çok akıllı ve zekasıyla okulda popüler olan kız kardeşinin etrafında geçiyor.
Aile büyümüş ama engelli, okuyamayan oğullarına evde boş boş oturmasın, kendi ayaklarının üzerinde dursun diye, küçük bir kafe açmıştı. Biliyorsunuz Down lılar ne yazık ki 30 lu yaşlardan fazla yaşamıyorlar. Ama aile buna rağmen, çocuklarının iş kurmasına ön ayak olmuş ve onu yüreklendirmişti. Engelli çocuklarını sisteme, yani hayatın çarkına sokabilmek için, onu üretken kılabilmek için  tüm birikmişlerini harcamıştı.

Düşünün, etrafımızda bırakın engelli olmayı, çok zeki, akıllı, iyi eğitimli ve her türlü imkana sahipken, üretici olmak yerine tüketici olmayı seçen ev kadınları ya da mirasyedi /tembel erkekler var.
Bu nasıl bir milli servet ziyanlığıdır bilemiyorum. Sağlık , eğitim, zeka  bence paradan daha büyük bir servet.. 


Çocuklarımızın ve kendimizin yaratıcılıklarını destekleyelim, ufuklarını /ufkumuzu açalım. Yapmakta olduğumuz işe, oturduğumuz masadan bakmaya devam etmek yerine, kalkıp tam karşıdan bakmak bile işimize /hayatımıza yeni bir bakış açısı katmaya yetecektir.
Yarın sabah uyandığımızda, mevcut işimize/ yeni işimize, hayatımıza, çocuklarımıza yeni bir değer ekleyebilmek, hayatın her boyutunda yaratıcı /girişimci   olabilmek dileğiyle…

Çocuklara Hayatın Gerçeklerini Öğretmek: Küçük Bir Standın Büyük Dersleri


Dün akşam alt kat komşumuzun yaş günü vardı.
Kızlar okuldan gelince oraya gitti, ben de iş çıkışı  katıldım.

Keyifli bir akşam oldu.
Hatta Ada’nın anneannesinin gündüz Oktay Usta programında görüp hemen yaptığı yoğurtlu, kavrulmuş kıymalı ve salça soslu bulgur köftesinin tadı halen damağımda, ben de mutlaka deneyeceğim.

Çocuklar koşturup oynarken biz de sohbet ettik büyükler olarak.
Havadan sudan konuşurken Ada’nın annesi bir şey anlattı.

Ada’nın teyzesi İngiltere’de yaşıyormuş.
Bizim kızlara yakın yaşlarda da kuzenleri varmış.

Okuldan bir proje gelmiş bir gün..
Çocuklar, annelerinin yardımıyla limonata ve kurabiye yapacaklar, sokaklarında kurdukları bir standda satacaklarmış. Deneyimlerini ve fotoğrafları da proje sunumu haline getirecek ve okulda sunacaklarmış.

Limonata yapılmış, fırsat olmadığından evde kurabiye yapılamamış, marketten kurabiye çeşitleri alınmış, küçük bir masa kapı önüne çıkarılmış, güzel bir örtü örtülmüş.
Ada’nın teyzesi standı hazır hale getirip peçete almak için içeri girmiş ve çocukları standın başında yalnız bırakmış.

Dışarı çıktığında bir de ne görsün??
Çocukların önünde kuyruk var.



Bütün ürünler satılmış, çocuklar gayet motive, mutlu bir şekilde eve dönmüşler...
Anne sonra araştırmış.

Meğer bu İngiltere’de standart bir durummuş.
Her çocuğa benzer bir ödev verilirmiş. Bunu herkes bilir, sokakta çocukların açtığı bir standı gören herkes gidip mutlaka bir şeyler alır,destek olurmuş.

Bu çocukların kendilerine güvenmelerini, ayaklarını yere basmalarını sağlayan bir adetmiş.
Bu şekilde çocuklar kendini ifade etmeyi, başarmayı ve ticareti öğrenirmiş.

Çok hoşuma gitti.

Bizler çocuklarımızı kavanozda büyütüp, okutup edip, hatta üstüne master, doktora yaptırıp, 25 yaşından sonra iş hayatına gönderiyoruz, sonra da “Bu çocuk neden bocaladı, neden iş hayatına adapte olamadı?” diye şaşırıyoruz.

Meşhur Y kuşağı çocuklarını iş yerlerimizde yönetmeye çalışıyoruz, en ufak zorlukla karşılaşınca ya isyan eden, ya da ailesinin de desteğiyle, işten ayrılan çocuklara anlam veremiyoruz.

Ben çocukken, ilkokul 1 in yaz tatilinde babam arkadaşı olan bir eczacının yanına beni çırak vermişti. Görevim yerleri süpürmek ve meyva suyu-oralet içmekti. Üstüne 1 lira da günlük yevmiye alıyordum. (Muhtemelen o parayı babacığım eczacıya, eczacı da  bana veriyordu) 33 sene önceydi ama hala hiç unutmam, harika  bir deneyimdi.(Eski patronumun kulakları çınlasınJ)

Benim de planım kızlarım liseye geldiklerinde mümkünse gayrimüslim ya da Kayseri’li, yani esnaflığıyla ün salmış bir esnafın yanında, olabilirse Kapalıçarşı’da çıraklık yapmalarını sağlamak. Hem dillerini kullansınlar, hem hayatı öğrensinler diyorum. Gerçek hayat plazalarda değil ,orada çünkü..

Ben böyle düşünüyorum da..Acaba beni takan olacak mı?

Bilemiyorum J

Dropbox ve MIT

Yeni 40 yaşına bastım.

16.5 senedir, doğum iznini saymazsak aralıksız çalışıyorum.

Geç çocuk doğurmanın zararları, çocuklar daha 10 yaşındalar.

Eşim ve ben bütün  koşullarımızı zorlayarak ikisini de özel bir okulda okutuyoruz.

Dediğim gibi, onları okutmak için bütün koşullarımızı zorluyor, zorlanıyoruz ama helal-i hoş olsun tabii...

Birçok ailenin bütçesinde eğitim kaleminin en büyük kalem olduğunun da farkındayım.

Ancak bakıyorum da..

Türkiye teknolojide dünyada sayılı ülkelerden mi?

Hayır..

Bilimde??

Yooo..

Ya  sanatta ??

Iıhh..

Peki, nereye gidiyor bu verdiğimiz inanılmaz paralar??

***

Geçen hafta bir yazı okudum. TÖDER Başkanı Enver Yücel ‘in bir yazısı .

Çok etkilendiğim için sizinle paylaşmak istiyorum.

“-Dünyada özellikle eğitimin çok ileri olduğu Amerika gibi ülkelerde, bilginin kaynağı okul olmaktan çıkmıştır.

Eğitime ayrılan bütçe ile eğitimde sağlanan kalite ile aynı oranda olmayabiliyor. O zaman sormak lazım, hangi eğitim, nasıl eğitim? Her yıl eğitime yüzde 4 ayrılıyor. Ancak bunun etkisini, geri dönüşünü göremiyoruz.

ABD ‘de iki öğrencinin kurduğu Dropbox’un 2011 cirosunun 100 mio usd ye ulaşması bekleniyor. Bizde de öğrencileri girişimci yapan bir eğitim sistemine gerek var. Türkiye sanayi devrimini kaçırdı. Teknoloji devrimini, bilgi çağını kaçırmaması için geçmişte olduğu gibi değil, daha hızlı hareket etmesi gerekiyor.

Okul öncesinden yükseköğretime bütün anlayışın değişmesi gerek. Bizim petrolümüz gençliğimiz. Türkiye gücünü gençliğinden, bulunduğu coğrafyadan ve tarihinden almalıdır.”

Sahiden, bizim çocuklarımız, bizler naapıyoruz? İyi okullar bitiriyoruz, üzerine master hatta doktora yapıyoruz, bir, belki iki dil öğreniyoruz. Ne için??

Gidip ilkokul veya ortaokul mezunu birisinin kurduğu bir firmada iyi maaşlı bir iş bulabilmek için..

Yanlış anlamayın, bu kişileri eğitim düzeylerinden dolayı  küçük görmek değil, tersine, onları yüceltiyorum. Çünkü onlar benim, bizlerin  yapamadığımızı yapıyorlar..Girişimcilik..

Bizim eğitim sistemimiz, iyi yetişmiş gençlerin iyi bir firmada iyi maaşlı bir iş bulması üzerine kurgulanmış. Girişimciliği, yatırımcılığı teşvik eden bir anlayış   yok.

Son dönemde KOSGEB’in, Kalkınma Ajansları’nın, Bilim, Teknoloji ve Sanayi Bakanlığı’nın üniversite öğrencilerinin girişimci olmalarına  yönelik bazı çalışmaları olduğunu biliyor ve takdirle  izliyorum.

Ülkemizde de üniversite eğitiminin ders programları yerine girişimci ve yaşayarak öğrenme bazlı değişmesi gerekmekte.

Stanford mezunu kişilerce kurulan Apple ‘ın kasasındaki para, şu anda ABD hükumetinden fazlaymış. MIT mezunları bugüne kadar 25.800 firma kurmuş 3.3 mio kişiyi işe almış, bu şirketlerin toplam yıllık cirosu 3 trilyon usd ye ulaşmış.

Keşke 22 sene önceye gidebilsem, keşke üniversiteye yeniden başlayabilsem..

O zaman her şey farklı olurdu gibi geliyor ama, siz ne dersiniz???