Pişi’nin Gece Macerası: Kapıdan Giren, Çatıdan Kaçan Mahallenin Dayısı


Bizim Pişi, mahallenin dayısı tekir kedimiz.

Sabah bizimle evden çıkar, akşam eve dönüş saatimizde bizi bekler.

Dün gece bizimki kapıdan çıkmadı bu kez.
Eşim terastaydı, biraz onunla takılmış, sonra çatıdan basmış gitmiş.
Evet, yanlış duymadınız.

Evde uyumayı sever ama dün gece çağırdık çağırdık gelmedi.

Gece saat 11 civarı çıktı.
Ama o gece yoktu.

Gece yarısı da yok.
Sabah da yok.
Ve ben işe gitmek için hazırlanırken hala YOK.

İçim içimi yedi.
Başıma kötü kötü senaryolar kurdum:
Ya bir arabanın altında kaldıysa?

Ya başka bir kedi çetesiyle çatışmaya girdiyse?

Ya beni bırakıp başka bir evde "tek çocuk" olarak yaşamayı tercih ettiyse?

Ya çatıda yavru basan martılar saldırdıysa.

Bir taraftan çalışmaya çalışıyorum ama başımda bir ağrı, kalbimde bir endişe.

Derken saat öğleni biraz geçti.
Telefonla komşum kankam Banu aradı. Kızcağız saatlerdir sokaklarda arıyordu onu zaten.
 — "Az önce kedin  geldi. Kapıda durmuş, ‘mama ver kadın’ demiş.

Ve işte Pişi…
Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
İşyerindeki herkes, beyim beni sakinleştişrmeye çalıştı.


 — “Kedi bu ya, çıkar gelir.”
 — “Sen de çok abartıyorsun.”

Banu yani kankam sormuş. “Pişi neredeydin?” demiş.

Pişi sinirli bir şekilde “Herkesin hayatına kimse karışamaz” diye cevap vermiş.



İşte bu cümleyle susmam gerektiğini anladım.
Belki gerçekten de herkesin hayatına kimse karışamaz.
Ama ya karışamasak da endişelenebilirsek?

Kabul ediyorum: Ben onu çok seviyorum. Kapıdan girse de, çatıdan kaçsa da, mama için komşuya gitse de...
Yine de eve döndüğünde, içimden “hoş geldin manyak” diyorum.


“Kedi Sevgisi ve Ciğerin Mucizesi: Kaju’nun Hikayesi”

Yazılarımda sık sık kedilere olan düşkünlüğümden bahsediyorum.

Beni tanıyanlar zaten bu yönümü çok iyi bilirler.

Kendimi bildim bileli hep kedim oldu.

Ancak küçük yerde yetişmeden gelen alışkanlıkla, hep kedilerim yarı sokak yarı ev kedisi olarak hayatlarını sürdürdüler.

Yani gezmeye tuvalete dışarı çıktılar, oynamaya, uyumaya ve sevilmeye eve geldiler.

En uzun ömürlü kedim ki doğum tarihi Mayıs 1995, geçen hafta aramızdan ayrıldı.

O da hayatının 8 yılını İstanbul'da ama, bir bahçede bir evde, geri kalan kısmını da Trakya'da bir köyde geçirdi. Hatta İstanbul'da kızıyla beraber martı tutup eve getirip balkonda yemişliği bile vardır, size o kadar diyeyim.

İstanbul'da kızlar doğduktan sonra bizi seçen ve evimize gelen kedimiz Haydut'u 2 sene önce sebebini bilmediğimiz bir şekilde kaybettik. Araba mı ezdi, elektrik mi çarptı, zehirli birşey mi yedi bilemiyorum.

Kızım o kadar üzüldü ki, yeni kedi alabilmek için onu 2 senede ikna edebildik.
Ve Kasım 2012 de yeni kedimiz evimizle tanıştı.

Adı Kaju.



O da bir sokak kedisi.
Evimizin yakınında, bahçesinde birçok kedi besleyen bir çiftin kedisiydi, adını da onlar koymuştu.

Bu beyefendi çok insan canlısı olduğundan hemen bize alıştı.

Ancak kendisinin tek bir negatif yönü vardı.

İnanılmaz yemek seçiyordu.

Ev yemekleri denendi, hatta kocamdan gizli arada köfte filan verildi, yok, yemiyor.

Kuru mamanın her markası alındı, bir öğün yiyor, ertesi öğün koklayıp beğenmiyor, hatta protesto olsun diye mama tabağının etrafını kazıyormuş gibi yapıyor.( Çok kötü mama verdiniz, ben bunu yemem, yaptığım birşey gibi gömerim manasında anladığım kadarıyla)

Yaş mama deseniz aynı, konserveyi açıyorsunuz, ilk öğün yiyor, ertesi öğün bayatladı diyerek ağzına koymuyor.

Kedi bizim mahallenin sokak  kedilerinin tümünden zayıf, görseniz bunun sahipleri hiç bunu beslemiyor dersiniz. Kardeşi eski ailesiyle beraber yaşıyor ve bizimkinin boyut olarak iki katı olmuş durumda.

Mart da geldi, bizimki devamlı sokakta, artık sokakta ne yiyorsa, evde sudan başka birşeyi ağzına koymuyor.

Gerçi veteriner dedi, sokakta hayvanseverlerin koyduğu mamalar, besin değeri düşük bol yağlı ve kalitesiz mamalar, sokağa çıkan kediler onları sever, onları yer, evde de sizin verdiğiniz mamayı beğenmez. (O mamalar cips gibidir, sizin evde verdiğiniz de şehriyeli yeşil mercimek yemeği)

Her zaman söylerim, anneler her zaman her şeyin en doğrusunu bilirler. Hele ki benim annem.

Geçenlerde beni çağırdı, karşısına oturttu.

"Bak kızım" dedi, "Gittiğin yol değil, yol değil."

"Tez bir ciğerci buluna, kediye ciğer alına, eve yakın yok biliyorum ama çok miktarda al, pişir deep freeze koy, çıkar çıkar ver."

Ben de tabii annemi dinledim, evimize uzak sayılan bir semte giderek ciğer aldım.
Doğal olarak ( akciğer tabii ki, karaciğer değil)  mamaya göre oldukça ucuz.

Eve geldim ve pişirdim.

Aman Allahım.

Bizim kedi çıldırdı.
Yemek ama, nasıl yemek.

Kasım ayından beri evde toplam yediği miktarda yemeği sanırım birkaç günde yemiştir.

Mart ayını filan taktığı yok, evden ayrılmıyor. Her ayağa kalkanla beraber mutfağa koşuyor, belki ciğer verir diye.

Tuvalet ihtiyacı için dışarı çıkıyor ve hemen koşarak eve geliyor, evde yoksak da paspasa kıvrılıp eve gelmemizi bekliyor.

Sanırım ciğerin kalorisi düşük, hala kilo aldığı yok ama en azından çok mutlu, karnı doyuyor ve evde zevkten çılgınca oyun oynuyor. Koridorlarda, odalarda toplanmadık halı kalmıyor ama ne yapalım, Kaju'yu da böyle kabul edeceğiz artık.

Sözün özü şudur.

Atalarımız ne eylerse güzel eyler.

"Kedinin ciğere baktığı gibi" adlı atasözünü biz evde her gün dramatize ediyoruz, bu atasözü gerçekten doğrudur, deney ile sabittir, zira Kaju buzdolabı ile yemek tabağı arasındaki 1.5 metrelik mesafede sabırsızlıktan çılgına dönmektedir.

Ben eminim ki, diğer atasözlerini gerçekleyen anılarımız da hepimizin vardır ve olacaktır.

Herkese bir kedi ile beraber yaşamanın, onun mutluyken gırlamasının  insana verdiği huzurla dolu bir hayat dilerim.



Performans Hedefi: Kedi Sevmek, Araba Kullanmak, Hayata Karışmak

Biliyorsunuz yeni nesil yöneticilik anlayışında şunu yapın bunu yapın yok, daha çok neyi nasıl yaparız şeklinde konuşmamız gerekiyor çalışma arkadaşlarımızla.

Yani gidin balık tutun değil, hangi gölde hangi yemi kullanırsak ne cins balık tutarsak karnımı daha çok doyar ya da balık lezzetli olur modelinde bir yaklaşım hakim.

Tabii modalar trendler bir yana, hem iş tecrübenizin daha fazla olması, hem de onlara göre bayağı bayağı yaşlı olmanız nedeniyle, onlara daha fazla koçluk yapma şansımız oluyor.

Ama ben kendimi bildim bileli çalışma arkadaşlarımla yakın olmayı seçen biri oldum.

Tüm çalıştığım yerlerde, benim ya da çalışanlarımın ilk gününde onlara mutlaka şunu derim: Burada eşimizden,sevgilimizden, annemizden, babamızdan ya da çocuklarımızdan çok birbirimizi görüyoruz. Burada huzurlu olmazsak, vaktimizi keyifle geçirmezsek, hayat bize zindan olur. Eğer mutlu olursak iş de olur, mutsuz olursak, başarılı da huzurlu da olamayız. Kavga, dövüş, tartışma istemem. Bu gemiyi hep beraber yüzdüreceğiz. Gemi herhangi bir yerinden su alırsa hiçbirimiz kurtulamaz, hep beraber batarız.

Neyse giriş bölümü uzun oldu ama, artık konuya girelim.

Bu sene yılbaşından bir kaç gün önce bir arkadaşımı yanıma çağırdım. Çok beğendiğim, takdir ettiğim, kişiliğiyle, pozitifliğiyle ve çalışma sistematiğiyle her zaman yanında olacağım bir arkadaşım.

Ancak kendisi, kendisine gereken vakti ayırmıyor. Kendine bir hayat kurmuyor. Yapmayı sevdiği bir uğraş bulmasını, hayatına birisini sokmasını, bunları nasıl yapacağına dair düşünmesini ve bana yılbaşından sonra ilk günlerde söylemesini, beraber bir aksiyon planı hazırlamamızı söyledim.

İşi konusunda son derece dakik olan kendisi Mayıs sonu itibarıyla hala bana projesini sunmadı.

Diğer bir arkadaşım ise orta kademe yönetici olmuş, işinde tecrübeli, ama onun da bir eksiği var. Araba kullanamıyor. Çok korkuyormuş. Arabanın direksiyonuna dahi oturmuyor. Bir yere gidilmesi gerektiğinde, ofisimizin arabası kapıda duruyor, ama o alıp gidemiyor, kendisine şöförlük yapıyoruz.

Diğer diğer arkadaşım ise üniversiteyi bitirmiş, master'ını yapmış, bu yaz inşallah sevdiği adamla evlenecek, hem akıllı, hem güzel, hem oturaklı , hem sevimli.

Ama onda da kusur aynı. O da araba kullanamıyor.

Onlara dedim. 
-X şarkıcı, ,Y oyuncu, (bu kişiler genelde medyada belirli zekalarıyla anılan kişiler, benim arkadaşlar kimi dediğimi anladılar) bile araba kullanıyor, siz mi kullanamayacaksınız?" 






Henüz ilerleme kaydedemedim. (Oysa bir önceki işyerimde bir çalışma arkadaşımı bu gaz ile kandırmıştım, kendisi bayağı bayağı şoför oldu  şu an.)
Özgür olmak için, bağımsız bir kadın olabilmek için bunu yapmaları lazım. Evlerinde ya da işlerinde kapıda arabalar duruyor, onlar kullanmıyor, olacak iş mi sizce?

Biri dışında diğerleri kedi sevmiyorlardı, ama en azından benim yüzümden katlanmayı öğrendiler, bu da kişisel gelişim projemin bir parçasıydı :)

Bugün ilk yarı performans değerlendirme döneminin yaklaştığını konuşuyorduk beraber.

Dedim ki onlara, "Size yılbaşında verdiğim hedefler henüz gerçekleştirilmedi, hala hayatına dair planını alamadım, diğer ikiniz  de hala araba kullanmıyorsunuz."

Kedilerden korkmamak ve hatta sevmeye çalışmak konusunda hedef/ gerçekleştirme %90 lara geldi, o kalemde sorunumuz yok.




Aramıza yeni katılan bir erkek arkadaşımız var.

Hem hayal ettiği işe girmiş,hem nişanlanmış, hem araba kullanıyor, hem de kedilerle bir sorunu yok:))

Sanırım performans değerlendirme dönemi en kolay onun için geçecek :))

Allahım bu yöneticilik ne zor işmiş...