PowerPoint Maceramız: 10 Yaşındaki Kızlarla Sunum Hazırlamak ve 666 Kuralı


Sanmayın ki işten ayrıldım, evimin kadını oldum, ohh, canımın istediğini yapıyorum.

Yok öyle birşey.

Mesela sorun, yazı neden bu saate kaldı?

Bu saate kaldı çünkü dün akşamdan beri PowerPoint'te sunum hazırlıyorum/ hazırlanmasına destek veriyorum/ öğretiyorum.

Yok yanlış anlamayın, evde kocama o şehir dışındayken biriken konuları anlatmak için yaptığım bir sunum değil.

Durun, baştan anlatayım.

Bizim kızlar daha ilkokul 5. sınıftalar.

Birinci dönem karnelerine düşük gelen derslerden istediklerine proje alarak not yükseltme durumları doğdu.

Onlar da Sosyal Bilgiler dersinden proje aldılar.

Konu, dünyadan iki şehir seçip bir ay boyunca internetten hava durumlarını ve sıcaklığını takip etmeleri ve bununla ilgili proje hazırlamalarıydı.

Bizimkiler şehirlerini seçtiler. Bir ay boyunca her gün o şehirlerin hava sıcaklığına ve hava olaylarına baktılar. Bunları kaydettiler.

O şehirlerle ilgili detay bilgi buldular, resimler indirdiler, sıcaklıkları excel tabloya işlediler, daha sonra da sıcaklıkların oluşturdukları grafikleri oluşturdular.

Tümünü bir dosyaya koydular, ara kontrole götürdüler.

Öğretmen içeriği genel olarak beğendi ama bilgisayarda yapılan tüm aktivitelerin (resimler dışında) yani düz yazıların, grafiklerin, tabloların elle yapılmasını istedi.

Bizimkiler ikinci kontrole kadar tüm yaptıklarını bu kez elle yazdılar, dosyalarını hazırladılar okula götürdüler.

Öğretmen bu defa beğenmişti ama son bomba şimdi geliyordu.

Dosyayı bu şekilde kabul edecekti ama tahtada projelerini sunmalarını istiyordu ve şimdi de tüm bilgilerin PowerPoint'e aktarılması lazımdı.

Bizim kızlar daha 10 yaş 6 aylıklar..

Tabii ki bilmiyorlar PowerPoint'te sunum hazırlamasını..

Haa, bence ödev çok iyi bu arada.. Sunum hazırlamak da sunmak da önemli çünkü. Özgüven için, hitab edebilmek için, doğru iletişim için. Kaynakça nedir, tanımlar neden önemlidir, vb vb.

Ama bana teknik tarafı onlar için biraz zormuş gibi geldi bana, nitekim onlara da..Gerçi sonunda hallettik ama..

PowerPoint.




Yıllarca kullandım. Yıllarca sunum hazırladım, defalarca sunum yaptım.

Aslında faydalı bir eserdir, ama kendini 58 kere sunumu değiştirmeyi seven yöneticilerden dolayı kendisini pek sevmem, soğudum.

Bence bir yönetici PowerPoint sunumuna  ne kadar bağımlıysa ve bunu ne kadar büyütüyorsa, o kadar verimsiz, yaratıcılıktan uzak, bürokratik, statükocu, sıkıcı bir insandır.

Hep duyarız, 666 kuralı başarılı bir sunum hazırlanmasında önemlidir. Peki nedir bu 666 kuralı?

Her slaytta en fazla 6 satır
Her satırda en fazla 6 kelime
En az 6 slayttan sonra mutlaka resim, grafik gibi bir görsel bulunmasıdır.

Teknoloji ve Pazarlama gurusu Guy Kawasaki de 10-20-30 kuralının uygulanmasının  bu programın başarılı kullanımı için şart olduğunu söylemektedir.

- En fazla 10 slayt: Çünkü normal bir insan bir konuda 10 farklı kavramdan fazlasını algılayamıyor.
- En fazla 20 dakika: Çünkü normal bir insanin yaklaşık dikkat suresi bu kadar.
- En az 30 pt yazı tipi boyutu: bu sayede her slayt yazı çöplüğü ile dolmamış oluyor, gerekli olanlar kalıyor sunumda.

Steve Jobs'ın PowerPoint ile ilgili çok ilginç bir sözü var.

"Ne konuştuğunu bilen insanların PowerPoint’e ihtiyacı yoktur."

PowerPoint ile ilgili çok ilginç bir de hikaye var. 2003 te Colombia Uzay Mekiğinin kalkışında gövdeden kopan bir parça kanattaki ısı koruyucu kısıma zarar vermiş. Bu farkedilince NASA mekiğin dünyaya dönüşünde  bir tehlike çıkar mı çıkmaz mı diye rapor istemiş. Bu rapor da PowerPoint ile hazırlanmış ama önemli birkaç  teknik detay bilgi, format yüzünden gözden kaçmış.

Sonuçta ise mekik dünyaya geri dönüşte kanadından  yanarak parçalanmış.

Bilirsiniz, PowerPoint'in en yaygın kullanım alanı Can Dündar'ın köşe yazılarından paragrafları "National Geographic"'ten sonbahar manzaralarının önüne koyup eşi dostu e-mail kanalı ile rahatsız etmektir. 

Beklendiği gibi ders, sunum falan değil.

Şaka bir yana, hani bir söz vardır ya "Ne seninle, ne sensiz" PowerPoint ile de toplum olarak, insanlık olarak durumumuz budur.

Allah ne muhtaç, ne de başımızdan eksik etsin.

Hayatın Direksiyonunu Kendin Tut: “Son Yemek”den Girişimciliğe ve Aileye Dair Düşünceler

Araya yaz tatili girip herkes bir yerlere dağılınca uzun zamandan beri aile yemeği yapamamıştık.

Geçen Cumartesi sonunda kuzenimde toplandık.

Sonradan farkettik, aslında bayram yemeği gibi de oldu. Bir tek eşim yurt dışında olduğundan katılamadı, gitmeden bana vekalet verdiğinden sorun çıkmadı diyebilirim.

Bir büyükler sohbet edip bebekle ilgilenirken ve homini gırtlak götürürken, benim kızlardan biriyle 2.5 yaş küçük olan kuzeni, ellerinde I Pad ortadan yok oldular.

Bilgisayarda oyun oynamalarından hoşlanmıyorum ancak yanlarına gittiğimizde oyun  oynamadıklarını ve çok ilginç bir konuda araştırma yaptıklarını gördük.

Kuzenimin mutfağında, yemek temalı olması bakımından bir yemek resmi vardı.

Bu, aslında Leonardo da Vinci'nin en ünlü resimlerinden biri olan "Son Yemek" in güzel bir reprodüksiyonuydu.

Bu resim Da Vinci'nin Mona Lisa'dan sonra en ünlü resmidir.

Ben de bir kez ne vesileyle bilmiyorum, sanırım bir yerde denk gelince, kızlara son yemeğin ne olduğunu ve resmin hikayesinin Hristiyanlık inanışındaki önemini anlatmıştım. O masadakilerden yani 12 havariden birinin sonradan Hz. İsa'ya ihanet ettiğini ve yemeğin ertesi günü Hz İsa'nın çarmıha gerilerek öldürüldüğünü söylemiştim.

Bizim kız, artık ablalık mı desem, bilgiçlik ya da ukalalık mı bilmiyorum, kuzenine bu hikayeyi anlatmış.

Ardından da interneti açmışlar, hain olan havarinin resimdekilerden hangisi olabileceğini araştırıyorlarmış.




Keşke interneti hep böyle verimli amaçlar için kullansalar.

***
Tam da bu olaydan bir gün önce, kuzenimin verdiği bir kitabı okuyordum.
Kitap Girişimcilik ile ilgiliydi.

Apple'ın kuruluş aşamasında orada çalışan, sonradan ayrılıp risk sermayesi şirketi kuran bir iş adamı tarafından yazılan kitapta, birçok ilgi çekici ve faydalı öneri var. Tavsiye ederim.(Girişimcinin El Kitabı-Guy Kawasaki-MediaCat)

Okurken şöyle bir bölüme denk geldim.

"İşinizi kurarken herşeyi ama herşeyi siz yapın. Kuruluş aşaması işin en kritik aşamasıdır. Bu bölümde danışmanlara, yardımcılara yer yoktur. Düzeni siz oturtun. Şirkete kahve fincanlarını bile siz seçin. İlerde işler oturup da iş büyümeye başlayınca tabii ki ekibinize delegasyon yapacak ya da outsource hizmet alacaksınız. Ama başlangıç önemlidir. Düşünsenize, Da Vinci Son Yemek tablosunu yaparken 12 havari, İsa ve Meryem'e odaklanıp, masanın çizimini başkasına bıraksaydı, o resim "Son Yemek" olabilir miydi?"

Süper..

Çocuklar "Son Yemek" ile ilgili araştırma yaparken direkt bu okuduğum aklıma geldi. 

Aslında bu cümleyi sadece iş kurmak için değil, hayatın her aşamasına uygulamaya karar verdim.

Düşünsenize, evimizde çocuklarımıza başkası bakıyor, evimizi başkası temizliyor, saçımızı kuaför yapıyor, kıyafetler kuru temizlemeye gidiyor, bazılarımızın şoförü ve sekreteri var.

E, o zaman bu hayatı kim yaşıyor?

Detaylara hakim olmadan yaşadığımız hayatların ne kadarı bizim?

Evde yardımcım olduğu dönemde aradığım şeyi, ki çoğu kritik eşyalar, arayıp bulamadığımı, hafta sonu gecenin bir saatinde ya da sabahın köründe ablayı arayıp sormak zorunda kaldığımı çok iyi hatırlıyorum.

İlk taşındığımda evimi bile kendim yerleştiremedim, annem, kayınvalidem, teyzem, abla evin düzenini oturttular, ne kadar ironik değil mi?

O ev benim evim mi şimdi?

Diyeceğim şu:

Hayatımızın direksiyonunu biz elimize alalım. Başkasının kurduğu hayatları yaşamakta ısrarcı olmayalım. Belki de o hayatlar da bizim hayatlarımız değildir ne dersiniz?