Yerinde Konuşmak, Yerine Göre Giyinmek: İş Hayatında Tarz mı Temsil mi?

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir görüntü dolandı:

Genç bir kadın, staj yaptığı yerden kıyafeti nedeniyle gönderildi.
Ve olan oldu:

  • “Burası podyum değil, iş yeri!”

  • “Özgürlük başka, edep başka!”

  • “İyi ki kapıdan çevirmişler…”



Peki ama bu sadece bir kıyafet meselesi mi?
Yoksa “iş hayatına hazırlık” ile “tarzını yansıtma” arasında kalmış bir kuşak çatışması mı?

Giyilen kıyafet oldukça iddialı:
Davet, kulüp, gece hayatı için seçilecek bir stil.
Ama genç bir kadın bunu staj ortamında giyince konu haline geldi.
Ve işin aslı şu:

“Staj yeri, özgürlük alanı değil mi?”
“Ama burası da sonuçta bir ofis, belli bir temsil gerekmez mi?”

İşte burada mesele, sadece açıklık değil — bağlam farkı.

Staj Sadece Çay Getirme Değil, Görgü Öğrenme Yeridir

Staj dediğin şey, CV’ye üç satır yazı eklemekten fazlası:

  • İş yerinde nasıl davranılır,

  • Nasıl konuşulur,

  • Ne zaman soru sorulur,

  • Ve evet... Ne giyilir?

Çünkü staj, sadece bilgi değil, profesyonellik refleksi kazandırır.

Ve o refleksin içinde şu da vardır:

“Bugün giydiğim kıyafet, buradaki kültüre saygılı mı?”

“Tarzım kadar temsilimi de düşünmeli miyim?”

Cevap: Evet.

Peki O Kız Hatalı mıydı? Belki.
Ama “hatalı” olmakla “linç edilmeyi hak etmek” arasında fark var.

Kızcağız bir moda faciası yaşamış olabilir.
Ama bu ona:

  • Ahlak dersi verilmesini,

  • Sosyal medyada ifşa edilmesini,

  • “Bunun gibi insanlar iş hayatına girmesin” denmesini haklı çıkarmaz.

Çünkü şöyle düşün:

İlk stajına gömlek giymeyen bir genç, belki yarın kendi şirketini kuracak biri.
Ama ilk hatasında bu kadar ezilirse, kimse kendini geliştirmeye cesaret edemez.

Elbette herkesin tarzı var.
Ama iş yerinde “tarz” bazen bir adım geri çekilir, “temsil” öne geçer.

Bu, özgürlük kaybı değil.
Bu, ortam okuma becerisidir.
Nasıl ki düğüne eşofmanla gitmiyorsak, bir muhasebe ofisine de gece kıyafetiyle gitmeyiz.

Çünkü bu, kişisel saygı kadar karşıya duyulan saygının da göstergesidir.

Stajyer genç arkadaş:

  • O kıyafet sana çok yakışmış olabilir, ama iş hayatı sadece senin değil.

  • Seni izleyen, gözlemleyen, karar veren insanlar var.

  • Bu seni sınırlamaz; sadece büyümene yardım eder.

    Eleştiren büyükler:

  • Bir kıyafet üzerinden karakter çözümlemesi yapmayın.

  • Hatalı da olsa, bu genç bir şey öğrenmek için oradaydı.

  • Dışlamak yerine açıklamak çok daha etkili olur.

Staj, sadece çalışmak değil; görmek, duymak, uyum sağlamak demektir.
Her kıyafet her ortam için değildir, bu doğru.

Ama her hata da rezil olmak zorunda değildir.

Gençleri anlatmadan, yetişkinleri anlamadan bu iş yürümez.

Sonuçta mesele kıyafet değil, iletişim biçimi.

Ve bazen en şık davranış, birine nezaketle nasıl konuştuğundur.

PowerPoint Maceramız: 10 Yaşındaki Kızlarla Sunum Hazırlamak ve 666 Kuralı


Sanmayın ki işten ayrıldım, evimin kadını oldum, ohh, canımın istediğini yapıyorum.

Yok öyle birşey.

Mesela sorun, yazı neden bu saate kaldı?

Bu saate kaldı çünkü dün akşamdan beri PowerPoint'te sunum hazırlıyorum/ hazırlanmasına destek veriyorum/ öğretiyorum.

Yok yanlış anlamayın, evde kocama o şehir dışındayken biriken konuları anlatmak için yaptığım bir sunum değil.

Durun, baştan anlatayım.

Bizim kızlar daha ilkokul 5. sınıftalar.

Birinci dönem karnelerine düşük gelen derslerden istediklerine proje alarak not yükseltme durumları doğdu.

Onlar da Sosyal Bilgiler dersinden proje aldılar.

Konu, dünyadan iki şehir seçip bir ay boyunca internetten hava durumlarını ve sıcaklığını takip etmeleri ve bununla ilgili proje hazırlamalarıydı.

Bizimkiler şehirlerini seçtiler. Bir ay boyunca her gün o şehirlerin hava sıcaklığına ve hava olaylarına baktılar. Bunları kaydettiler.

O şehirlerle ilgili detay bilgi buldular, resimler indirdiler, sıcaklıkları excel tabloya işlediler, daha sonra da sıcaklıkların oluşturdukları grafikleri oluşturdular.

Tümünü bir dosyaya koydular, ara kontrole götürdüler.

Öğretmen içeriği genel olarak beğendi ama bilgisayarda yapılan tüm aktivitelerin (resimler dışında) yani düz yazıların, grafiklerin, tabloların elle yapılmasını istedi.

Bizimkiler ikinci kontrole kadar tüm yaptıklarını bu kez elle yazdılar, dosyalarını hazırladılar okula götürdüler.

Öğretmen bu defa beğenmişti ama son bomba şimdi geliyordu.

Dosyayı bu şekilde kabul edecekti ama tahtada projelerini sunmalarını istiyordu ve şimdi de tüm bilgilerin PowerPoint'e aktarılması lazımdı.

Bizim kızlar daha 10 yaş 6 aylıklar..

Tabii ki bilmiyorlar PowerPoint'te sunum hazırlamasını..

Haa, bence ödev çok iyi bu arada.. Sunum hazırlamak da sunmak da önemli çünkü. Özgüven için, hitab edebilmek için, doğru iletişim için. Kaynakça nedir, tanımlar neden önemlidir, vb vb.

Ama bana teknik tarafı onlar için biraz zormuş gibi geldi bana, nitekim onlara da..Gerçi sonunda hallettik ama..

PowerPoint.




Yıllarca kullandım. Yıllarca sunum hazırladım, defalarca sunum yaptım.

Aslında faydalı bir eserdir, ama kendini 58 kere sunumu değiştirmeyi seven yöneticilerden dolayı kendisini pek sevmem, soğudum.

Bence bir yönetici PowerPoint sunumuna  ne kadar bağımlıysa ve bunu ne kadar büyütüyorsa, o kadar verimsiz, yaratıcılıktan uzak, bürokratik, statükocu, sıkıcı bir insandır.

Hep duyarız, 666 kuralı başarılı bir sunum hazırlanmasında önemlidir. Peki nedir bu 666 kuralı?

Her slaytta en fazla 6 satır
Her satırda en fazla 6 kelime
En az 6 slayttan sonra mutlaka resim, grafik gibi bir görsel bulunmasıdır.

Teknoloji ve Pazarlama gurusu Guy Kawasaki de 10-20-30 kuralının uygulanmasının  bu programın başarılı kullanımı için şart olduğunu söylemektedir.

- En fazla 10 slayt: Çünkü normal bir insan bir konuda 10 farklı kavramdan fazlasını algılayamıyor.
- En fazla 20 dakika: Çünkü normal bir insanin yaklaşık dikkat suresi bu kadar.
- En az 30 pt yazı tipi boyutu: bu sayede her slayt yazı çöplüğü ile dolmamış oluyor, gerekli olanlar kalıyor sunumda.

Steve Jobs'ın PowerPoint ile ilgili çok ilginç bir sözü var.

"Ne konuştuğunu bilen insanların PowerPoint’e ihtiyacı yoktur."

PowerPoint ile ilgili çok ilginç bir de hikaye var. 2003 te Colombia Uzay Mekiğinin kalkışında gövdeden kopan bir parça kanattaki ısı koruyucu kısıma zarar vermiş. Bu farkedilince NASA mekiğin dünyaya dönüşünde  bir tehlike çıkar mı çıkmaz mı diye rapor istemiş. Bu rapor da PowerPoint ile hazırlanmış ama önemli birkaç  teknik detay bilgi, format yüzünden gözden kaçmış.

Sonuçta ise mekik dünyaya geri dönüşte kanadından  yanarak parçalanmış.

Bilirsiniz, PowerPoint'in en yaygın kullanım alanı Can Dündar'ın köşe yazılarından paragrafları "National Geographic"'ten sonbahar manzaralarının önüne koyup eşi dostu e-mail kanalı ile rahatsız etmektir. 

Beklendiği gibi ders, sunum falan değil.

Şaka bir yana, hani bir söz vardır ya "Ne seninle, ne sensiz" PowerPoint ile de toplum olarak, insanlık olarak durumumuz budur.

Allah ne muhtaç, ne de başımızdan eksik etsin.

İnsanları Gerçekten Tanımak: Klişelerin Ötesinde Testler ve Gözlemler

Her birimizin hayatında mutlaka bir şekilde başka insanlarla ilişkisi vardır.

İnsan olmak sosyal bir olgudur. Yalnızlık Allah'a mahsustur. Eş, arkadaş, aile fertleri, akrabalar, komşu, meslektaş mutlaka ama mutlaka etrafımızda başka insanlarla birlikte bir yaşam sürdürürüz.

İnsanların bir kısmı ile yüzeysel, bir kısmı ile ise derinlemesine ilişkilerimiz vardır.

Bazılarıyla 24 saat beraber vakit geçiririz, bazılarına ise işimiz gibi  sebeplerden "katlanırız".

Ama hepimiz hayatında bir kez de olsa, yakından tanıdığı birisinden gol yemiştir ve " Aslında onu hiç tanımamışım" demiştir.

İşte bugün beraberce insanları tanımanın yollarını konuşalım istiyorum.

Bu konuda çok fazla klişe vardır.

"İnsanı tatilde tanırsın.."

"Birisini içki masasında tanırsın."

"Birisini tanımak için beraber 40 fırın ekmek yemek lazım."

"Birlikte yola çıkmak lazım"

"Yurtta, asker ocağında, hapishanede, hastanede beraber yaşamak lazım"

Hepsini duyduğunuzdan eminim.




Ama bu sefer ben farklı test metodolojileri uygulayalım diyorum, ne dersiniz? Hadi buyrun:


Kendine istediğini başkasına da istiyor, istemediğini başkasına da istemiyor mu? Test edin.

Başının gideceğini bilse de yalan söylemiyor, doğrudan yana çıkıyor mu?Deneyin..

Herkese adil davranıyor mu? (hayvanlar dahil, mesela bence kedi sevmesi çok önemli bir kriter) 

Kimseyi küçümsemiyor, kimseyi küçümsetmiyor mu?

Söz verip sözünde duruyor mu?

Başkalarına nasıl davranıyor? (herkesin yüzüne gülüp de arkasından konuşan biri muhtemelen size de aynısını yapacaktır.)

Erkekse maç izlerken, kadınsa kuafördeyken ya da alışveriş yaparken mesaj atın..Eğer size değer veriyorsa o mesaj o anda cevapsız kalmaz.

Sevgilisi olunca / evlenince size nasıl davranıyor? Sizi unutup gidiyor mu?

Stres / baskı altında otokontrolü yitirince nasıl davranıyor? Gıcığına bir sinirlendirin, neler yapacak görün..

İşin içine para girince nasıl davrandığını izleyin.(Özellikle bankacılık geçmişim bana şunu öğretti, en eğitimli, en kaliteli, en görgülü insanlar dahi para işin için girince dünyanın en çirkef, yok yok en çirkin insanı haline gelebiliyor)

Bu noktada borç verin derim, bakalım ne yapacak?

Eline güç geçtiğinde bu gücü nasıl kullanıyor? (İş hayatında bunu da gördüm, amirlerine kuzu gibi olan biri, kendisi bir koltuğa oturunca tilki mi diyeyim, çakal mı diyeyim yoksa firavun mu diyeyim, ne olduğu belirsiz bir hale gelebiliyor.)

Zor zamanlar ya da  sorunlar yaşadığınızda gözlemleyin.

Espri anlayışı önemli bir delildir aslında..Espriden anlayan insan akıllıdır, zekidir..Anlamıyorsa bence sessizce uzaklaşın..

Kütüphanesine ve CD dolabına göz atın..Belki de sizden neler neler saklıyor, kimbilir?

Beraber bir çıkar ilişkisine/rekabete girmek de çok şey anlatır aslında..Bu ders notu alışverişi de olabilir, iş yerinde grup çalışması yapmak da, beraber bir projeyi üstlenmek de..Hırslı ve egoist insanlar bu durumlarda kontrollerini kaybediyorlar..(Bu da okul hayatından bir deneyim, hatta üniversitede hocanın fotokopiciye bıraktığı ders notlarının orjinallerini yok eden sınıf arkadaşlarımın kulakları çınlasın derim.)

Dostoyevski bu konuda "İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır." demiş. Belki de ciddiye almak lazım, bilemiyorum..

***
Eminim sizlerin de listeye ekleyeceği yeni sınav soruları vardır.


Ama aslında birini tanımak için onun dünyasını size açması şarttır.

Fakat ne olursa olsun, aslolan kendini tanımaktır aslında..Kendini tanımayan, eksiklerini, yumuşak karnını, hasletlerini bilmeyen insan karşısındakini zaten hiç tanıyamaz..

Hiç kazık yemediğiniz güzel dostluklar ve ilişkilerle dolu bir hayatınız olsun derim.

Ama olmayacak, bu gerçekle yaşamayı öğrenmeyi bilmek gerek..

“Kazara Yazılan Anlamsız Mesajlar ve Gerçek Dostların Sınavı”

Perşembe günü uzun süren bir toplantıya gittim.
Çıkışta kızları keman/ piyano  dersinden topladım.

Tam eve gideceğiz, aklıma geldi, kızlara pizza teklif ettim. Birkaç gündür pizza diye sayıklıyorlardı.
Yolumuzdan döndük, evimize yakın bir pizzacıya gittik.

Siparişimizi verdik. Beklerken de karşılıklı sohbet ettik.
Telefonum masada duruyordu. Eşimin daha önce bana alıp hediye ettiği telefon kapağı gözüme ilişti. Çok sevdiğim kırmızı kapak bayağı bir kirlenmişti.

Her annede olduğu gibi benim çantamda da kolonyalı mendil vardı.  Hemen bir tane çıkardım, telefon kapağını silmeye başladım.
Ay bir de ne göreyim, bazı yerleri tükenmez kalem lekesi olmuş.

Bastıra bastıra silmeye devam ettim.
O sırada da telefonum acı acı çalmaya başladı.

Canım arkadaşlarımdan birisiydi arayan.
Açtım hemen..

-İyi misin? dedi.”İyiyim” dedim. Sesi çok endişeli geliyordu.
-Ne oldu ki? dedim.

-Zor durumda olduğunu sandım, gülerek açtığına sevindim. Ama yanında biri varsa çaktırma, her şey yolunda değil mi?
Telefonumu silerken, ekran kilidini yapmamışım. Chat uygulaması açık kalmış. Ben telefonu silerken, leke çıksın diye bastırdıkça, abuk sabuk harflere basıp durmuşum. Chat uygulamasından arkadaşıma saçma sapan şeyler yazmışım farkında olmadan.


O da  zor durumda olduğumu düşünmüş. Rahat rahat derdimi anlatamadığımı, bu nedenle o anlamsız şeyler yazarak şifreli bir biçimde yardım istediğime karar vermiş.
Canım benim..

-Kızım, ödüm patladı, başına bir şey geldi sandım.
Dedi.

Sevildiğini, birisinin senin için endişelendiğini görmek ne güzel. Aynı anda başka bir arkadaşıma da

ddddDDDDD
DDDDDDdddd

D
D
d
d
d
D

yazmışım, ama o mesela, bu durumu hiç ciddiye almamış.
“Normaldir, bu sanırım onun (benim yani) kendini ifade şekli, canı sıkkın galiba, dddddd demiş, neyse geçer. “ filan diyerek hiççç oralı olmamış.


Gerçek dostlarınızın sizi ne kadar sevdiğini test etmek istiyorsanız, chatinize anlamsız şeyler yazın.
“İlk sizi arayan sizindir. Diğerleriyse zaten hiç -sizin- olmamıştır.” derim.

Yönetimde İki Farklı Yol: Sevgiyle Liderlik mi, Sert Disiplin mi?

Bugün aslında başka bir konudan bahsedecektim ama ,cuma günü  yaşadığım bir olay ön plana  geçiverdi.
Değer verdiğim ,yaşça benden oldukça büyük bir  misafirimle konuşuyorduk.

Bana ilginç bir şey sordu.
-Sen işten ayrılmayı filan mı düşünüyorsun??

Dondum kaldım.”Neden ???”  dedim.”Bana öyle geliyor.” dedi.
“Neden böyle düşünüyorsunuz ki??” dedim.

-Sen yanında çalışanlarına çok iyi davranıyorsun.Geliyorum gidiyorum, bir bağırdığını çağırdığını görmedim.Sesini bile yükseltmiyorsun.Eğer üzülmek istemiyorsan üzeceksin.30 sene yöneticilik yaptım, bildiğim budur.
Yıllar önce bana bağlı olan bir dinlenme ve eğitim tesisi vardı.Akşam saatinde içeride birilerini gördüm , bekçiyi çağırdım , iki tokat attım, mum gibi oldu.Gerekiyorsa çalışanına bunu da yapacaksın.

Senin bu tavrının iki açıklaması olabilir.Ya işyerinde her şeyi mükemmel sanıyorsun, ki asla değildir , sıkıştıracaksın yanındakileri , ya da sorun varsa da dikkate almıyorsun.Bağırıp çağıracaksın , müdürlüğünü göstereceksin.”
Ciddi bir şok yaşadım.

İlk birkaç dakika nutkum tutuldu.Bir baktım, önce savunmaya filan geçmişim.
Sonra “Nooluyor yahu , ben ne yapıyorum” dedim.Lafı evirdim çevirdim , kıvırdım, durumu idare ettim.”Ya yüreğim ??” dedim.Bana ”Çalışırken yüreğinle değil beyninle çalışacaksın.” dedi.

Gidince ,ardından oturdum , uzun uzun düşündüm.Çalıştığım kurum bize daha adil , daha anlayışlı , daha yapıcı yöneticiler , hatta yönetici değil , koçlar olmamızı öğretmeye çalışırken , salık verirken , Y kuşağı için ayrı eğitimler filan organize ederken,dinlediğim söyleve inanamadım.

Fabrika ayarlarım bozulduJ.

Ben her yeni görevimin ilk gününde , çalışanlarımı toplayıp “ Arkadaşlar , ben burada ilk önce huzur ortamı istiyorum, burada anne babamızdan ,eşimizden çocuğumuzdan çok  birbirimizle vakit geçiriyoruz, eğer  ekip ruhunu,aile ortamını  oluşturursak ,çalışınca her şey arkasından gelir.Bugün geminin kaptanı benim , siz tayfa olabilirsiniz, ama yarın da ben tayfa olabilirim , kaptan da siz.Üstelik gemi batarsa , hep beraber batarız ,beraber  ölürüz.”derim.
Geçen gün 17 yaşında kızı olan bir arkadaşım “Çocuk büyütürken kontrollü şiddet şart.Baba olarak arkadaş olursan sonra işin suyu çıkıyor , çocuk elden gidiyor .Ben sana iyi polis, eşine de kötü polis olmanızı öneririm” demişti.

Bu iki öneriyi birleştirince birden tüylerim diken diken oldu.
İkisi birden doğru söylüyor olamazlar değil mi??