Dizi ve Yarışma Enflasyonu: Televizyonun Aptal Kutusu mu, Yoksa Sosyal Ayna mı?

Genellikle evde olmam nedeniyle eskiye nazaran TV ile ilişkim daha fazla.

Ancak bütün gün evdeyim, izleyecek inanın çok da mantıklı bir şey bulamıyorum.

Bankacılıktan gelen alışkanlık nedeniyle ekonomi kanallarına da sıcak bakmıyorum, bana iş ortamını hatırlatıyor. Sonuç olarak iyi ve sadık bir TV izleyicisi olamıyorum.

TV lerde sadece dizi ve yarışma var. Şu anda inanılmaz dizi enflasyonu olsa da araştırmalar kısa dönemde dizilerin etkisini yitireceği ve ibrenin yarışmalara döneceği yönünde.

Neden diziler izleniyor?

İnsanlar neden yarışmaları görünce ekrana kilitlenip kalıyorlar?

Konuya hem kendim  kafa yordum hem de ciddi araştırdım.

Bu konuyla ilgili yapılmış sosyolojik araştırmalar, köşe yazıları ve hatta RTÜK raporları var.


Diziler neden bu kadar çok izleniyor?

Toparladıklarım bilgileri sizlerle de paylaşayım.

İnsanlar dizilerdeki insanlara bakarak kendilerini ona benzetiyorlar, yaşanan acıları daha önce kendi yaşadıklarıyla özdeşleşitiriyorlar, dizide kullanılan giysileri, aksesuarları kullanarak kendilerini onların yerine koyuyorlar, sevenlerin birleştiği ya da ayrıldığı sahneleri kendi anılarını yaşarmış gibi yaşıyorlar.

Bazıları ertesi gün okulda ya da iş yerinde muhabetten eksik kalmamak için dizileri izlerken, bazılarıysa tutkunu olduğu dizi için fan sayfaları açmakta, dizinin ya da başrol oyuncusunun facebook sayfasında yorum yazmakta, yani kendini diziden bir kahraman gibi hissetmeye başlamakta.

Fanatik izleyiciler kimi zaman başrol oyuncusuna aşık olup onun için yaşamaya başlıyorlar. Sanki gerçek sevgilisi oymuş gibi davranıp onun gittiği yerlere gidip onun  gibi giyiniyorlar.

Spartacus izleyip içindeki hayvanı ortaya çıkaranlar mı dersiniz, Sex and the City'yi izleyip ona benzer yaşamlar kuranlar mı, hepsi var.

Egosu yüksek olanlar kimsenin izlemediği yabancı dizileri seyredip övünürken, diğer taraftan Türk dizilerini aşağılamayı kendine borç biliyor.

Kimi evinde çekilen diziden "şikayetçi" oluyor, kimi kendi sevgilisinin mi başrol oyuncusunun mu daha yakışıklı olduğuna bir türlü karar veremiyor.

Sonuçta herkesin bir şekilde dizileri seyretmek için bir bahanesi oluyor.

Peki ya yarışma tutkunlarına ne demeli?

Yarışma tutkunları ise insanın hırsını ve azmini izlemeyi seviyor. Bir ev ya da bir araba için maymun durumuna düşenlere bakıp içten içe durumuna şükredip, değişik bir zevk alıyor.
Akan sahte gözyaşlarını gerçek sanarak izliyorlar ama onların aslında birer oyuncu olduğunu anlayamıyor. Yarışmaya seçilen kişilerin bir diziye seçilen oyuncular gibi özellikle seçildiğini farkedemiyor. Gerçek değildir o yarışmacılar, sahtedir, ama izleyenler onları evlerine oturma odasının ortasına kadar alıyor, evlerinden bir fert yapıyor.
Hatta öyle bir aralarına alıyorlar ki, bu sahte üzüntülere ve gözyaşlarına kanıp, yarışma programlarının yapımcılarının paralarına para katmak için SMS ile filan onlara destek oluyorlar.
Belki o gün işyerinde müdürünün fırçasıyla sıkılan canının intikamını alıyor arabayı kazanan kişi, belki bir baltaya sap olamadın diyen anneye karşı başarısızlığını, ekranda birinci olup başarı hikayesi oluşturan sesi güzel Anadolu delikanlısıyla gideriyor.
Velhasıl kelam, farkında mısınız bilmiyorum, aptal kutusu dediğimiz o kutu karadul örümceği gibi ağlarını örüp içine düşürdüğü bizi öldürmek üzere ve farkında değiliz.
Biliyorum şu anda karşınızda 39 TL ye binlerce kanalı ücretsiz izleyebileceğiniz uydu alıcısını satan sarışın kadın var, ne olur aldanmayın.

Kalkın ayağa..
En iyi dostunuz TV kumandası değil, arkadaşınız, kitabınız, sevgiliniz ya da kediniz olsun.


"Türklerin Vazgeçilmezi: Unutulmaz Üçlüler Kolleksiyonu"

Biliyorsunuz Türk televizyonculuğunda "Pis Yedili" diye bir fenomen var.

Her gün ortalama 3-4 saat tekrar bölümleri yayınlanıyor ancak hala reyting rekorları kırmaya devam ediyor.

Bizim evdeki ekip de her gün okuldan gelip de birşeyler atıştırırken TV açıyorlar ve ben de ister istemez "Pis Yedili" seyrediyorum.

Yazımın konusu Pis Yedili olmayacak, korkmayın.

Geçen gün bir bölümde Salça, kavga eden arkadaşlarını barıştırmaya ikna etmeye çalışırken ve ayrılmaz bir üçlü olduklarını anlatırken örnekler vermeye başladı.

Dinlerken gülümsedim, hepsi bildiğim ve klişe olmuş üçlülerdi.

Hadi beraber bakalım.

Listede sadece Salça'nın üçlüleri yok, ben de aklıma gelenleri ekledim.

Engin, Altan, Düzyatan..
Peyaz peynir, roka, balık..
Taş, kağıt, makas..( oynamayı bilmeyenler araştırsın..)
Vatan, millet, Sakarya..
Murat Cemcir, Ahmet Kural, Sadi Celil Cengiz..
Mazhar, Fuat, Özkan..
Patlamış mısır, Alaska, frigo, sinema..
Üçlü priz..



Üç beyaz: Un, şeker, tuz..
At, avrat, silah..
Üç maymun..
İzel, Çelik,Ercan..
Deniz, güneş, kum,
PTT: Pijama, terlik, televizyon..
Metin, Ali, Feyyaz..
Ctrl+Alt+ Delete..
90-60-90
Piyaz, köfte, Kemalpaşa...
Komedi Dans Üçlüsü..
Acun-Hülya-Sergen..
Balık-ekmek-Eminönü..
İskender-Şıra- Bursa..
Problemli olanlar : Havuz,işçi, yol
İngiliz, Fransız ve Temel..
Neo, Trinity, Morpheus..
İyi, kötü, çirkin..
Gez, göz, arpacık..
Üç silahşörler..
Simit, çay, beyaz peynir..
Domates biber patlıcan.
Üç beş sekiz..
Kurufasulye pilav turşu..
Issız adada yana alınan üç şey..
Kestane gürgen palamut.
Yaz köşesi, kış köşesi, ortada su şişesi..
Zincir, takoz, çekme halatı..
Recep, Şaban, Ramazan..
İyi, kötü, çirkin..
X,y,z..
Üçlük basket..
...

Kolleksiyon fena olmadı değil mi?
Var mı benim atladığım, olmazsa olmaz üçlülerden..
Eğer eksik kaldıysa lütfen mail atın ya da yorum yazın, ekleyelim, kaynağımız eksik kalmasın.
Ay durun durun..
En önemlileri eksik kalmış sanırım..
Kısas, kısas, kısas..
Yok yok..
Para, para, para..



“Mardin’den Sanatın Sesi: Adnan Koç ve Şehrin Mistik Havası”


Dün bir arkadaşım aradı.
Mardin’de yaşıyor.

İşten güçten konuştuk biraz.
Daha önce Mardin’e iki kez gittim. Hayran olunmayacak bir şehir değil biliyorsunuz. Rüya alemi..Herkese mutlaka tavsiye ederim. Bu arada arkadaşım da beni Mardin’de  gayet iyi ağırlamıştı. Kulakları çınlasın.

“Yine gel.” Dedi.
“Gelirim“ dedim , ama bir şartla….

“Elinizde onlardan başka da  var mı ?” dedim.

“Ne?” dedi.
***
Durun en baştan anlatayım.

Daha önce de bahsettim. Televizyonla çok aram yok. Sadece bir dizim var devamlı izlediğim, onun dışında herşeyi bölük pörçük izliyorum.
Muhteşem Yüzyıl’ı seyrediyorum. Birkaç haftadır da önemli rollerden birinde birisi var ki , yani öyle böyle değil.

Aslında beni tanıyanlar bilir, iflah olmaz bir Kıvanç Tatlıtuğ hayranıyım ama, ne olduysa artık, bu genç adam onun tahtını yıktı benim gözümde. Yani resmen Kıvanç’a ihanet ediyorum ama, ne yapalım..
Behram Paşa, yani Adnan Koç..Gerçi geçen hafta İbrahim Paşa harcayıverdi onu ve diziden ayrılmak zorunda kaldı ama olsun, ben unutmayacağım, unutturmayacağım.

Adnan Koç ilk defa dizide dikkatimi çekti, arkasından “bu kimdir” diye şöyle bir araştırdım. Mardin’li. 1981 doğumlu.2006 yılında TRT tarafından yapılan ses yarışmasında birinci olmuş. Aslen Türk Sanat Müziği sanatçısı, albümü var. 12 tane de filmde oynamış.
Ama bir çoğumuz onu ilk defa Behram Paşa rolüyle fark ettik. Ya da ben en azından ben ilk defa orda gördüm.

İşin şakası bir yana  yakışıklı filan ama, beni asıl etkileyen, neredeyse nesli tükenmekte olan erkek Türk Sanat Müziği sanatçı ailesine  böylesine faydalı bir eser olarak katılmış  olması. Kendisi halen İstanbul’da bir kulüpte haftada iki gece sahne alıyormuş, bunun yanında da Radyo Alaturka’da haftada bir saat program yapıyormuş.(Annemin evine de yakınmış sahne aldığı yer, acaba bir akşam kızları anneme bırakıp gitsek mi?)
Elimizi salladığımızda popçuya çarptığı bir dönemde, bu yolu seçmiş olmasından dolayı kendisini tebrik ediyorum.

Az önce Mardinli sanatçılar hakkında bir araştırma yaptım da, sanırım, oranın havasından suyundan, hakikaten daha çok fazla sanatçı çıkmış Mardin’den..
Mardinlileri sanatçı, zanaatkar kılan, Arap lehçesiyle okunan sabah ezanını, ışıklandırılmış Ulucami’ye bakarak dinlemenin verdiği huzur mudur acaba?