Psikoloğa Gitmeden Önce Denemen Gereken 16 Ruhsal Bakım Yöntemi


Çünkü 45 Dakikası 4000 TL Olan Birine “Sadece biraz boşluktayım” Demek Zor

Psikoloğa gitmek, modern hayatın en lüks ihtiyaçlarından biri hâline geldi. Duygularına yatırım yapmak çok güzel fikir ama önce o yatırım hesabında bakiye olması lazım.

Bazen “psikoloğa gitsem iyi olur” dediğin an tam da banka bildirimlerinin geldiği andır. Peki o zaman ne yapacağız?
Hiçbir şey yapmayıp, hayata boş boş bakmak mı? Hayır.
Kendi çapımızda, düşük bütçeli ve bazı başka yöntemlerle "ruhsal bakım" yapabiliriz.
Çünkü her travma, bir şarkı dinleyip geçmez  belki ama denemekten de zarar gelmez. https://psikolog.org.tr/

İşte Psikoloğa Gitmeden Önce Denemen Gereken 16 Yöntem:

1. Kuaföre Gitmek – Bunalım Saç Kesimi

Hayatın kontrolünü kaybettin ama en azından kahkülün simetrik.
Yeni saç = Yeni ben.
Üç gün sürse de o yeni ben, moral olur.


2. Plastik Cerrah – “Ben Zaten Güzelim” Güveni Satın Almak

Bazen sadece “burnum biraz daha kalkık olsaydı daha az ağlardım” gibi çok mantıklı(!) cümleler kurarsın.
İç dünya sıkıntılı ama dış dünyayı biraz cilalayınca kendini iyi hissetmen tamamen kandırmaca mı? Belki. Ama kısa süreli işe yarar.

3. Güzellik Merkezi – Cilt Bakımıyla Ruh Temizliği Denemesi

Siyah noktaları temizletirken gözyaşlarını da bırakmak gibi.
Çıkan her siyah nokta = 1 içsel blokaj.
Yine bilimsel değil, ama hissettiriyor.

4. Tatile Gitmek – Sorunları Bavula Koymadan Kaçmak

Deniz, güneş, “story atmalık huzur”.
Dönünce her şey hâlâ yerli yerinde ama senin enerjin değişmiş olabilir.
En azından bronz tenli depresyon daha estetik durur.

5. “New Life, New Rules” Modu – Dijital Minimalizmle Ruhsal Arınma

Yeni bir sayfa açmak için eski ex’leri sil, dosyaları klasörle, WhatsApp’ta en son ne zaman ağladığını unut.
Terapist görmüyor ama sen temiz bir başlangıç yapıyorsun.
Ya da en azından iCloud boş.

7. Kedi Sahiplenmek – Dilsiz Terapist

Sana sarılmaz ama yanına gelir.
Yargılamaz, miyavlar.
Seni sevdiği anda, kendini sevilebilir hissedersin.
(Ayrıca seni sabah 5’te uyandırarak hayatta kalma motivasyonu verir.)

8. Yüzmek – Zihni Suya Batırmak

Yüzme = bedeni hareket ettirmek + düşünceleri askıya almak.
Kulağına su kaçması, iç sesinden daha az rahatsız edicidir.
Küçük bir özgürlük alanı, büyük bir zihinsel detokstur.

9. Balık Tutmak – “Gelirse Kısmet” Terapi Yaklaşımı

Gelmezse sorun değil, zaten gelmemesi de seni çok tanımlar.
Sabır, sessizlik ve doğa.
Bir balık gelmese bile iç huzuru gelir bazen.

10. Uzun Yol Yapmak – Ruhsal Navigasyon

Yolda olmak bazı şeyleri yerli yerine oturtur.
Camdan bakmak, 3 saatlik terapi gibidir.
Radyoda çalan eski bir şarkıyla bütün geçmişin gözünün önünden geçer zaten.

11. Podcast Dinlemek – İç Sesi Bastırmak İçin Dış Ses Kullanmak

(benim favorim 👀)
Birinin konuşması, senin düşüncelerini susturur.
Bilgi de gelir, kafa da dağılır.
Terapist yerine YouTube'daki psikoloji kanallarına bağlanmak da bir nevi çağın çözümü.

12. Kulaklıkla Müzik Dinlemek – Şarkıya Ağlayan Yetişkinler Kulübü

Bazı şarkılar "beni anlatmış" dedirtir.
Bazıları da seni daha kötü yapar ama olsun, bir hissedersin.
Müzik her zaman bir sığınaktır.

13. Çalışmak – Boş Düşünmeye Vakit Bırakmamak

Eğer sürekli meşgulsen, duyguların da rafa kalkar.
Kısa vadede iyi, uzun vadede... tartışılır.
Ama en azından patronun duygularını değil, raporlarını bekliyor.

14. Meşgul Olmak – Zihinsel Açlık İçin Atıştırmalıklar

Yoga, makrome, Sudoku, kaktüs yetiştirmek...
Ne olursa.
Boş kaldıkça düşünen beyin, biraz uğraşla susturulabilir.

15. Halı Yıkamak – Terapi Köpüğü

Bir şeyi yıkamak, içini de temizliyor gibi gelir.
Halıya sinmiş kiri fırçalarken geçmişe sinmiş olaylara da sinirlenirsin.
Fiziksel efor = zihinsel boşalma.

16.ChatGPT’ye İçini Dökmek – 7/24 Online Terapi Simülasyonu

Benimle konuşuyorsun ya mesela şu an.
Yargılayan yok, kesen yok, "bu duygu nereden geliyor?" diye sorgulayan yok (ya da çok hafif).
Üstelik 45 dakikalık sınır da yok.

Psikoloğa gitmek hâlâ en iyi çözüm. Ama gidene kadar, bu listedeki yöntemlerle ayakta kalmak mümkün.
Bazısı saçma gelebilir, bazısı gerçekten işe yarar.
En kötü ihtimalle halı temiz olur.

Unutma: Gülmek terapi değildir ama ruh sağlığına iyi gelir.
Hadi şimdi çık, podcast’ini aç, kediye mama koy ve kendine biraz iyi davran.


Hobi Kültürümüz ve Okullarda Gönüllü Faaliyet Saatleri: Hayal mi Gerçek mi?

Dün kızları arkadaşlarının evine bıraktık.Uzun zamandır yapamadığımız bir şey yapıp boğaza indik ve sahilde yürüdük.

Sahilde her zamanki gibi oltasını kovasını almış gelmiş bir sürü insan vardı.

Nasıl oldu bilmiyorum, laf lafı açtı ve konu hobilere geldi.

Bizim toplumumuzda nedense pek hobi anlayışı yok.

Sözlük anlamıyla Hobi veya uğraşı, yapılması gerekli veya zorunlu olmayan kişinin kendi mesleği dahilinde veya farklı meslek türüne giren genellikle boşta kalan zamanları değerlendirme amacıyla yapılan yetenek beceri geliştirici oyalayıcı iş fiil faaliyetlerinin bütününe verilen genel adlandırma.

Bizler hayatımızda ya çalışıyoruz, ya da uzanıp dinleniyoruz.

Ne büyüklerimizden görmüşüz, ne de aramızda bir şeyler yapmak isteyenlerimiz destekleniyor.

Boş zamanlarında birşeyler yapmak isteyen gençlere aileleri:

-Ders çalış boş boş durma böyle boş işlerle vaktini harcama 
diyor.

Büyüyüp kendi kararlarını kendileri verebilecek yaşa gelenler ya iş ev sarmalında kaybolup gidiyor, ya da maddi sebeplerle yapmak istediklerini yapamıyor.

Yaşlananlar ise emeklilik sendromuna girip en yakın sahil kasabasına kapağı atıyor ve koltuğunda boş boş oturup bulmaca çözüyor.

Biz öyle bir toplum, öyle bir ülkeyiz ki, daha ilkokul birinci sınıf çocukları akademik olarak iyi gelişsinler diye beden eğitimi ya da resim derslerinde matematik yaptırıyoruz.

Müzik dersi biraz ilginç olsa ve çocuğu yakalasak belki devam ettirecek ama blok flüt dayatmasıyla çocuğu müzikten de soğutuyoruz.

Beden eğitimi derslerimizde çok iyi hatırlarım, ilkokul birden lise sona kadar bütün sözlü notlarımız düz takla, ters takla ve amuda kalkmaktan verildi.

Ben şahsen sporu bu önemli üç hareketten ibaret sandım yıllarca.

Resim ile ilgili anılarımı hatırlamak bile istemiyorum. Orta birde çizgi çalışması yapıyorduk. Resim dersimize matematik öğretmeni giriyordu. Çizgileri elle çiziyorduk. Benimkilerden biri fazla düz olmuş. Öğretmen geldi, cetveli koydu, baktı dümdüz. Sen cetvelle çizdin diyerek bütün yaptıklarımı sildirdi.

Resim dersini de böyle bir travmayla kenara koyduk.

Ben böylece spor yapmayan, resim çizmekten nefret eden ve blok flüt sesini duyunca tüyleri diken diken olan bir birey olarak sıfır hobiyle 35 li yaşlara geldim.

Taa ki içimden gelen yazı yazma arzusuna kulak verene kadar.. Hayatımda ilk defa kimsenin zorlaması olmadan, kendi irademle ve kendim için birşeyler yapmaya ve keyif almaya başladım.

Çocuklarımız bize göre daha şanslı ama çok da değil.

Değişik bir hobi edinmeleri pek mümkün görünmüyor. Ancak sürünün parçası olarak ya bir müzik aleti çalıyorlar, ya da yüzme tenis jimlastik gibi standart bir sporla ilgileniyorlar, o da ailelerinin zoruyla, hiçbiri kendi seçimleri değil.

Yurt dışındaki yaşıtları gibi bungee jumping yapamıyorlar, her mahallede kay kay pisti yok, buz patenini sadece TV de görüyorlar, mahallelerde çocuk parkı dahi yok, en önemlisi kişi başına düşen gelirin de   etkisiyle ailelerin bu konuya ayırabilecekleri kaynak olmuyor.

Dün eşimle tartışırken aklıma birşey geldi.

Her okulda eğitsel kol, klüp vb adında bir ya da iki saatlik bir dilim oluyor.

Tüm Türkiye'de tüm okullarda bu saat aynı gün aynı saat olsa.

Toplum gönüllüleri, hobi sahipleri, eğitmenler, sporcular, müzisyenler bu saatlerde vakitlerini okullara ayırsalar.

Mesela Bakırköy'de 50 tane ilkokul olsun.

Hepsi Çarşamba günü son iki saatini faaliyet saati yapsa..

Farklı okullardan  çocuklar ilgilerine göre bir araya getirilse.

iki tane bir okuldan, üç tane diğer okuldan, beş tane de öteki okuldan toplam 5 çocuk her hafta mesela gönüllü bir heylen hocasıyla çalışsa. Başka değişik okullardan bir araya gelen 10 çocuk Haliç'te kürek çekse, başka bir on çocuk bir atölyede halı dokusa, ne bileyim farklı tercihi olan çocuklara farklı konularda farklı ufuklar açabilsek.

Çok çok zor olduğunu düşünmüyorum.




Gönüllülerin desteğiyle bu iş olur ve birçok çocuğu çok farklı dünyalarla tanıştırabiliriz diye umuyorum.

Çok mu hayal kuruyorum?

Çok Önemli Not : Bazılarımız "Keşke hobimiz işimiz olsa, daha mutlu olurduk." diyecektir. Tanım gereği( bakınız yukarıda) hobiniz iş dışı faaliyet olacak. İşiniz hobi olunca, tanım gereği o hobi olmaktan çıkıyor ve kendinize yeni bir hobi bulmak zorunda kalıyorsunuz. Benden söylemesi..

“Serkan Çağrı: Klarnetin Ustası ve ‘Beni Biraz da Böyle Hatırla’ Şarkısının Hikayesi”

Sizlerle zaman zaman sevdiğim şarkıları ve sanatçıları paylaşmayı seviyorum.

Radyoda sık sık denk gelerek çok keyif aldığım ve sonrasında özellikle dinlediğim bir şarkı var.

Aslında Emre Aydın'ı oldum olası severim. Ama bence bu parçayı özel kılan klarnetleri.

Evet sanırım anladınız hangi şarkıdan bahsettiğimi..

"Beni Biraz da Böyle Hatırla.."

Özgün bir beste değil.

Ünlü Yunan besteci Nikos Papadopoulos'un bestesine sözler yazarak yapılan bu parçayı bence Yunan besteci dinlese belki de kendi şarkısından çok daha güzel olduğunu farkedecek.

Şarkının girişi öyle bir giriş ki, Serkan Çağrı genel söyleme göre "klarneti ağlatmış." 

Evet sözler de çok güzel yazılmış ama, parçayı bu hale getiren Serkan Çağrı'nın klarneti olmuş bence.

Serkan Çağrı'yı sanırım hepiniz tanıyorsunuz ama ben ondan bahsetmek istiyorum bugün.

Edirne Keşan doğumlu olan Serkan Çağrı 1976 doğumlu. 7 yaşında klarnet çalmaya başlamış ve 13 yaşındayken yaş ortalaması 40 olan yarışmacıların bulunduğu bir yarışmada birinci olmuş.

Konservatuvar mezunu, masterını tamamlamış ve doktorasına yurt dışında devam ediyor.

Diğer yandan da üniversitede hocalık yapıyor.



Dünyanın önde gelen klarnet ustalarından Giora Fiedman, kendisinin 75 yaşında geldiği noktanın Serkan Çağrı'nın klarnete başladığı nokta olduğunu söylüyor.

Konuya o kadar hakim ve otorite bir sanatçı ki, yarattığı yeni perde tasarımı ile üretilen bir klarnet dünyaca ünlü yabancı klarnet firmaları tarafından "Serkan Çağrı Model" olarak dünyada satılıyor.(Adına dünyada cam klarnet üretilen 2. sanatçıymış, diğeri de ondan önce yukarıda bahsettiğimiz Giora Fiedman imiş.)

Eyvah Eyvah filmini seyretmeyenimiz yoktur. Orada Ata Demirer'e klarneti öğreten, filmin müziklerini yapan da Serkan Çağrı. Kızlarımızın arabada dinlemekten çok büyük keyif aldığı bir albümdür Eyvah Eyvah müzikleri.

Televizyon programlarından yakınen tanıdığımız sanatçıyı en son sahnede Sting ile beraber İstanbul konserinde gördük. Ama daha önce o Gipsy Kings ile, George Zamfir ile, Ian Anderson ile zaten sahneye çıkmıştı hatırlarsanız.

Kendisi kadar ünlü diğer bir meslekdaşının özel hayatındaki çalkantılar, oluşturduğu olumsuz örnek davranışları da gözönüne aldığımızda kendisinin kalitesi ve farkı hemen farkedilmektedir.

Umarım sadece üniversitelerde değil, Trakya'da kendisi gibi doğuştan yetenekli çocuklara da klarnet öğretir.

Ben böyle başarılı ve genç "gerçek" sanatçıları görünce, belki çocuklarımıza da model olur, belki onları başarıya motive eder diye çok sevinip, kendi boş geçen hayatım için hayıflanıyorum.

Sizden ricam bu yazıyı okuduktan sonra Badem ile beraber performansı olan "Sen Ağlama" şarkısını dinlemeniz.

Ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

http://fizy.com/#s/3y7uli




George Michael ve Müzikte Gerçeklik: "Fastlove" ve "Careless Whisper" Üzerine Düşünceler

İtiraf ediyorum, bir süredir "O Ses Türkiye"'yi izliyorum. Acun'dan fazla hoşlanmam aslında ama bu programda insanların özgüvenleri, medeni cesaretleri ve de çalışıp başarma arzuları beni etkiliyor. Bunun üzerine bir de sevdiğim şarkıları dinlemek açıkçası bana keyif veriyor.

Pazartesi akşamki bölümde bir genç adam "Fastlove"'ı söyledi ve iki jürinin beğenisini kazandı. Ancak diğer bir jüri üyesi Murat Boz da dönmese de, dinlerken bir taraftan mırıldanıyordu şarkıyı.

Şarkı bitip de yorumlar bölümüne geldiklerinde Hülya Avşar dışındaki üç jürinin de mutabık olduğu birşey vardı.

"Fastlove söylenmesi çok çok zor şarkılardan biridir.

http://fizy.com/#s/104syu

George Michael dünyanın gelmiş en iyi erkek vokallerinden biri olup, söylediği her şarkıyı kusursuz söyler. Dünyada belki de nakaratı olmayan tek şarkı Fastlove'dır. Öyle bir yorumcunun ardından böyle zor bir  şarkıyı söylemek her babayiğidin harcı değildir. Buna rağmen parçayı çok başarılı yorumladınız."

Katılımcının yanıtı da çok etkileyiciydi.
-Bu şarkıyı televizyonda ilk seyrettiğimde 7 yaşındaydım, kendi kendime dedim ki, mutlaka bu şarkıyı bir gün söyleyeceğim ve bir stadyum dolusu insana dinleteceğim.

İnanılmaz bir vizyon..

***

Orta 1 e giderken o zaman sadece pop müzik yayını yapan  TRT3 vardı ve ben de evde olduğum süre boyunca bu radyoyu dinlerdim.

Careless Whisper 'ı 1985 te yani orta ikiye giderken keşfettim. 13 yaşındaydım. Yıl 2012. Tam 40 yaşındayım. Aradan 27 yıl geçti. Bir insanın 27 yıldır hala en sevdiği şarkı aynı olabilir mi? Benim öyle..

http://fizy.com/#q/careless+whisper




Kendimi bildim bileli iflah olmaz bir George Michael hayranı oldum. Eşcinsel olmasının ortaya çıkması, genel bir tuvalette bir erkekle basılması, şarkı yazmak için marijuana içtiğini itiraf etmesi, hiçbiri ona olan hayranlığımı yok edemedi. Tabii ki duvarlardan posterlerini kaldırdım, tabii ki çocuklarıma onun davranışlarıyla gurur duyduğumu söylemeyeceğim ama ne olursa olsun, daha sonra onun gibi bir erkek vokal, bir ses gelmediği konusunda ısrarcıyım.

***
Yaşlanmaya başlamış olabilirim. Ama son 5-10 yılın müzik tarzını çok benimseyemediğimi söylemek zorundayım. Teknoloji ve gösteri- şov tabanlı müzik bana göre değil. Ben hala müzikte  notanın ve sesin ön planda olmasından yana olanlardanım. 

Bundan yıllar önce Spice Girls'ün tamamen proje grubu olduğunu okuyunca şok geçirmiştim.

Yani o dönemde hep erkeklerden oluşan gruplar vardı.(New Kids On the Block,Take That vb) Düşünülmüş, taşınılmış, güzel ama hepsi farklı güzel, yani zenci, beyaz, sarışın, kumral, genç, güzel dans eden, e sesi de boru olmayan 5 tane genç kız bulunmuş ve grup yapılmış. Proje olarak baktığınızda müzik mi? Bence hayır..Ama ticari başarı var mı ? Evet..

George Michael tabii ki ticari olarak da çok başarılı oldu. Yaptığı tüm şarkılar tüm albümler mutlaka bir numara oldu, 100 milyon satış yaptı, Grammy, BRIT tüm ödülleri topladı, "Ölmeden Önce Dinlenmesi Gereken 1001 Albüm" listesine iki albümünü koydu. Ama o proje değildi. Gerçekti. Hala da gerçek.
Bu nedenle şu anda kimse Spice Girl dinlemiyor ama ben ve birçok insan hala Careless Whisper dinliyor.

Kapanışı en az Careless Whisper kadar hatta belki daha güzel bir Wham -George Michael şarkısıyla yapalım.

Where Did Your Heart Go?

http://fizy.com/#s/1dlhkv


“Öyle Deli Gibi Esme Başım Dönüyor”: Geçmişle Yargılamak mı, Umutla Bakmak mı?


Pazar günü internette bakınırken, Cüneyt Özdemir’in bir yazısına denk geldim.
Yazının başlığı “Öyle Deli Gibi Esme Başım Dönüyor.”

Aslında yazı Cüneyt Özdemir ‘in ailesiyle yaptığı Mikonos gezisini anlatıyordu.
Ama başlık bana bambaşka şeyler çağrıştırdı.

Türk pop müziğinin bence en önemli bestecilerinden Metin Özülkü’nün bir parçası vardır.

Bilirsiniz hepiniz.

“Seninle Olmak Var Ya..”

Gerçekten çok özel bir parçadır. Eşi Eda Özülkü ile söyler.

Bu şarkı herkesçe bilinir ama hak ettiği yeri bulamazdı.

2003 yılında hayatımıza bir yarışma girdi. Popstar. Bu yarışma yurtdışından alınan bir formatla yapılmış, o dönem de hayli ilgi görmüştü.

Sunuculuğunu Gamze Özçelik ve Haldun Dormen, jüri üyeliklerini de Armağan Çağlayan, Ercan Saatçi, Ahmet San ve Deniz Seki yapmıştı.

O yarışmada 1. olamasa da sanırım hepimizin aklında yarışmadan bir kişi kaldı.

Bayhan..


Baygın gözleri, ilginç el hareketleri, uzata uzata söylediği şarkıları ve ilginç hayat hikayesi ile bence herkesin aklında kalan tek kişi o oldu. 

İnsanlar onu desteklemek için her hafta deli gibi SMS ler falan atardı. Kulakları çınlasın, bir iş arkadaşımın gün içinde iş yerinde başka muhabbetti olmadığından ben de merak ederek programı izlemiş ve sonra Bayhan’ı fark etmiştim.

Yarışmacılar her hafta bir şarkıyı seçer, Cumartesi akşamı finalde o şarkıyı söyler ve jüri ve halk tarafından değerlendirilirdi.

Bayhan, bir hafta final şarkısı olarak işte yukarıda bahsettiğim “Seninle Olmak Var Ya “ şarkısını söylemişti.

Yazıyı yazarken hatırlamak için yeniden dinledim, ama aynı zamanda kusura bakmayın izlemeye dayanamadım.

Sanki yüksek dozda uyuşturucu almış ve o şekilde sahneye çıkmış gibi bir hali vardı.

Sonra bir gün onunla ilgili bir haber bomba gibi patladı. Bayhan yarışmadan önce cinayet işlemiş ve hapis yatmıştı.

Bunun üzerine de jüri üyelerinden Deniz Seki, Bayhan'ın gençlere kötü örnek olduğunu savunmuş ve  "Bu bir popstar yarışması ve milyonlarca genç gerçekten kimleri örnek alacak? Cezaevinden bir popstar çıkamaz.." demişti.



Ve ardından jüriliği bırakmış yerine Zerrin Özer gelmişti.

Gerçekten çok acımasız bir yargılama. Tabii ki ortadaki durum hiç hoş değil, ama insanların yüzüne devamlı geçmişi vurularak ve geçmişiyle yargılanarak, gençlerin nasıl ilerlemesi sağlanır, nasıl başarıya kanalize edilir biraz düşünmek lazım bence.

Her neyse, aradan çok yıllar geçti.

Benim aslında çok sevdiğim ve bu nedenle annem ve eşim tarafından da arabesk bulunduğum bir sanatçı olan Deniz Seki, önce bir yasak aşk yaşadı, ardından da uyuşturucu nedeniyle hapis cezası aldı.

Şimdi ne yapmalıyız?

Cezaevine girenden popstar olmaz diyerek, Deniz Seki’nin üzerine de sünger mi çekmeliyiz?

Yoksa acılarla pişirdiği ve benim ruhumu okşayan o güzel şarkılarını dinleyip, geçmişi unutup bir daha bu tip kötü olayların yaşanmamasını mı dilemeliyiz?

Sizce hangisi doğru?

“Mardin’den Sanatın Sesi: Adnan Koç ve Şehrin Mistik Havası”


Dün bir arkadaşım aradı.
Mardin’de yaşıyor.

İşten güçten konuştuk biraz.
Daha önce Mardin’e iki kez gittim. Hayran olunmayacak bir şehir değil biliyorsunuz. Rüya alemi..Herkese mutlaka tavsiye ederim. Bu arada arkadaşım da beni Mardin’de  gayet iyi ağırlamıştı. Kulakları çınlasın.

“Yine gel.” Dedi.
“Gelirim“ dedim , ama bir şartla….

“Elinizde onlardan başka da  var mı ?” dedim.

“Ne?” dedi.
***
Durun en baştan anlatayım.

Daha önce de bahsettim. Televizyonla çok aram yok. Sadece bir dizim var devamlı izlediğim, onun dışında herşeyi bölük pörçük izliyorum.
Muhteşem Yüzyıl’ı seyrediyorum. Birkaç haftadır da önemli rollerden birinde birisi var ki , yani öyle böyle değil.

Aslında beni tanıyanlar bilir, iflah olmaz bir Kıvanç Tatlıtuğ hayranıyım ama, ne olduysa artık, bu genç adam onun tahtını yıktı benim gözümde. Yani resmen Kıvanç’a ihanet ediyorum ama, ne yapalım..
Behram Paşa, yani Adnan Koç..Gerçi geçen hafta İbrahim Paşa harcayıverdi onu ve diziden ayrılmak zorunda kaldı ama olsun, ben unutmayacağım, unutturmayacağım.

Adnan Koç ilk defa dizide dikkatimi çekti, arkasından “bu kimdir” diye şöyle bir araştırdım. Mardin’li. 1981 doğumlu.2006 yılında TRT tarafından yapılan ses yarışmasında birinci olmuş. Aslen Türk Sanat Müziği sanatçısı, albümü var. 12 tane de filmde oynamış.
Ama bir çoğumuz onu ilk defa Behram Paşa rolüyle fark ettik. Ya da ben en azından ben ilk defa orda gördüm.

İşin şakası bir yana  yakışıklı filan ama, beni asıl etkileyen, neredeyse nesli tükenmekte olan erkek Türk Sanat Müziği sanatçı ailesine  böylesine faydalı bir eser olarak katılmış  olması. Kendisi halen İstanbul’da bir kulüpte haftada iki gece sahne alıyormuş, bunun yanında da Radyo Alaturka’da haftada bir saat program yapıyormuş.(Annemin evine de yakınmış sahne aldığı yer, acaba bir akşam kızları anneme bırakıp gitsek mi?)
Elimizi salladığımızda popçuya çarptığı bir dönemde, bu yolu seçmiş olmasından dolayı kendisini tebrik ediyorum.

Az önce Mardinli sanatçılar hakkında bir araştırma yaptım da, sanırım, oranın havasından suyundan, hakikaten daha çok fazla sanatçı çıkmış Mardin’den..
Mardinlileri sanatçı, zanaatkar kılan, Arap lehçesiyle okunan sabah ezanını, ışıklandırılmış Ulucami’ye bakarak dinlemenin verdiği huzur mudur acaba?

Gerçek Müzik Peşinde: Acapella’dan Toto’ya, Zamansız Ezgiler ve Modern Müziğe Eleştiri


2000 yılıydı.

O zamanlar çok sevdiğim (ama şimdi başımın hiç de hoş olmadığı) Sertap Erener’in, yine çok sevdiğim “Zor Kadın” adlı şarkısını  enteresan bir formatta dinlemiştim. http://www.youtube.com/watch?v=sgidiFl7FQg&feature=related

Açıkçası, cahilliğimi bağışlayın, ilk kez karşılaştığım bir formattı “acapella” .

“Male Voice” isimli bir Belçikalı gruptu, altı erkekten oluşuyordu. Hiçbir enstrüman yoktu. Ses rengi bir çok enstrümana bedel Sertap Erener ve bu altı adam beni çok etkilemişti.

Ardından 2004 yılında yine çok sevdiğim  Özcan Deniz, Demet Akbağ  ve Haluk Bilginer ‘in oynadığı ”Neredesin Firuze “ adlı filmde, aynı gerçekle bir kez daha yüz yüze geldim. (Doğumdan sonra eşimle ilk beraber gittiğimiz filmdi, bende ayrıca unutulmaz bir yeri vardır bu filmin)

Kırk yıllık Orhan Gencebay‘ın “Ya Evde Yoksan “adlı şarkısı, Özcan Deniz ve Haluk Bilginer ile bambaşka bir şekle dönüşmüştü. Ne yalan söyleyeyim, eski halinden çok daha da güzeldi. Bugünlerde bir yoğurt reklamında (SEK yoğurt ) dinleyerek yine çok seviyorum.  



Aslında gençlik yıllarımıza geri döndüğümde (1988-Don’t Worry, be Happy) duruma  Bobby McFerrin ile uyanmalıymışım, ama olay çook daha sonra oturdu kafamda. Bobby McFerrin’e “münferit“ bir olay gözüyle yaklaşıp, ciddiye almamışım.(grup değil tek başınaydı, münferit o manada J)

Ama en büyük, en asıl darbe çok sevdiğim, her dinlediğimde çok etkilendiğim Toto’nun “Africa “parçasından geldi. http://www.youtube.com/watch?v=09LQlfMmW7s


Zaten inanılmaz güzellikte olan bu parçayı, ünlü Slovenyalı grup Perpetuum Jazzile öyle bir yorumlamış ki, bana düşen gözlerimden akan yaşlarla dinlemek oldu.

Sonuç olarak demem odur ki, bize son dönemde müzik adına dinletilen “hiç ses–bolteknoloji-bol tempo - hiç melodi - bol para – düşük zevk - zevksizlik " sarmalından kurtulmaya çalışarak, hadi bizden geçti, bari çocuklarımızı kurtararak gerçek müziğin peşinden koşalım.

Türk Sanat, Türk Halk, Pop, Caz, Rock, Hip Hop, Blues ne olursa olsun, ”gerçek“ müziği destekleyelim, odada, stüdyoda blendırda kek çırpar gibi yapılan müzikimsi şeyden elden geldikçe “kaçalım”,”kaçmayanları” uyaralım…

Sahi, siz hiç Bohemian Raphsody’yi dinlediniz mi? 
http://www.youtube.com/watch?v=irp8CNj9qBI

"Dans, Toplum ve Önyargılar: Tango Erkeklere Neden Uzak?"

16 senedir çalışma hayatının içindeyim.


Yıllar bana tecrübe kattı, ama bir o kadar da dostluklarla doldurdu hayatımı..

Burdan her birine selam olsun, bana verdikleri, kattıkları için ..

Son 1-2 yıldır beraber çalıştığım bir arkadaşım var. Arkadaşım derken yaşı benden oldukça küçük, ama sadece takvim yaşı :))

Geçen gün konuşurken dedi ki, “Müdürüm (bana öyle der), spor yapmaya karar verdim..”

“Aaaa, ne güzel, ne yapacaksın ?” dedim.

“Dansa başlıyorum” dedi.

Hayatımda hiç beceremediğim, ama yapanları seyrederken açıkçası kıskandığım bir beceridir dans…

Ya yaşımdan, ya da tutuculuktan, dans deyince aklıma hemen Tango, Vals, Salsa vb geldi, ne yalan söyleyeyim…

Dedi ki : “ Sanırım oryantal yapacağım.”

Oryantali de pek severim. Lakin annelik damarım tuttu hemen..

Dedim ki: “iyi güzel de, senin artık yaşın geliyor, şöyle tango filan öğrensen de, düğününde de bi tango şovu yapsan bize..”

“Ama müdürüm” dedi, “Erkekler pek tercih etmiyorlar artık bu tip dansları,  tango yapan erkekleri toplum yanlış değerlendiriyor zaman zaman…”

Bu söz, beni daha önceden fark ettiğim, ama üzerinde çok da düşünmediğim bir gerçekle yüz yüze getirdi.
Türkiye’de tango, gerçek anlamda Mustafa Kemal Atatürk’le başlıyor… İşte bu yüzden tangonun kendi vatanı Arjantin’de bile olmayan bir geleneğimiz var… Düğünlerimizde komparsita çalıp, tango yapıyoruz…
Ama bugün, aradan neredeyse 100 sene geçecek, biz tango yapan erkeklere başka gözle bakabiliyoruz. Sonra da "Bu ülkede neden kadına şiddet arttı, neden her gün bir kadın dövülüyor, namus bahanesiyle öldürülüyor ?" diye şaşırıp kalıyoruz.
Eğer biz kadınlar olarak “ Erkektir sever de döver de” diyerek bazı gerçekleri halı altına süpürür, dans eden, piyano çalan erkekleri yargılamaya kalkarsak, gazetelerdeki kadın şiddeti haberlerine çok şaşırmamalıyız diye düşünüyorum. 


Üniversitede Ekonomi okudum, 101 ekonomiye giriş dersinde bize arz talep dengesini öğrettiler önce..Talep gören erkek eğer sadece güzel arabalı, bol paralı oldukça, korkarım “Kıskandım çektim vurdum, boşanmak istedi bıçakladım “ haberlerini okumaya devam edeceğiz…

Peki siz Tango sever misiniz ???