Gönüllülük: Kendimize ve Topluma En Güzel Yatırım


Bundan yaklaşık bir sene öncesine kadar bir Vakıfta gönüllülük yapıyordum. Ardından aynı Vakıfta tam zamanlı çalışmaya başladım ama konumuz bu değil.

Bugün size gönüllülük kavramından bahsetmek istiyorum.

Gönüllülük, hepinizin bildiği gibi, karşılık beklemeden yapılan yardım diye özetlenebilir.

Benim gençliğimde bu konular pek yoktu. Ortada ne STK vardı, ne Vakıflar bu derece aktifti, ne de NGO diye bir kavram vardı. Bu nedenle de gönüllü çalışma denen şeyden pek de haberimiz yoktu.

80–90’larda ise bu konularda ülkemizde hızlı bir artış oldu. Buna paralel olarak da bu kuruluşlarda gönüllüler görev almaya başladı. Örneğin 99 depreminin ardından AKUT gibi STK’lar ve gönüllüleri sayesinde tüm kesimlerde gönüllülük kavramında bilinç artışı yaşandı.

Gönüllü olduğumuzda aslında sadece etrafımızdakilere yardım etmeyiz. İçimizde de bir değişim yaratır. Empati duygusunu artırır, farkındalık oluşturur ve aidiyet sağlar.

Ben, uzun yıllar ticari hayatta çalışmamın ardından gönüllü çalışmaya başladıktan sonra ilk defa kendimi gerçekleştirdiğimi ve hayatıma bir anlam kattığımı hissettim.

Çok yakın çalıştığım ve bir kısmını çocuğum gibi gördüğüm gönüllü arkadaşlarımın gönüllülük çalışmaları sayesinde sosyal becerilerinin arttığını, çoğunda liderlik özelliğinin ilerlediğini, yeni insanlarla tanışma olanağı yakaladıklarını, bir network oluşturduklarını, bazılarının staj, bazılarının iş , bazılarının da sevgili bulduğunu ve bu sayede daha stressiz daha mutlu bireyler olduklarını gözlemlemek benim için çok büyük bir keyif.
Hatta bir arkadaşım der ki: “Gönüllülüğün yüzde doksanı manitacılıktır.”

Evde bana yardıma gelen abla bir gün bana sordu: “Eee, sen şimdi bu kadar çalışıyorsun, para almıyor musun? Boşuna mı çalışıyorsun? Enayi misin?” Ne yazık ki toplumda böyle bir algı var. Ama bunu yıkacak olan da biziz..

Gönüllüler, iş/eğitim hayatlarından arta kalan zamanı gönüllülüğe ayırdıkları için bazen özel hayatları için zaman bulamayabiliyorlar, uykusuz kalabiliyorlar. Enerjileri tükenmiş hissedebiliyorlar. Eğer üstüne bir de gönüllülük yapılan organizasyonda aksaklıklar da yaşanıyorsa, bu gönüllüleri iyice zorlayabiliyor.

Ama gönüllü çalışanlar, yapılan çalışmanın kalıcı ve somut sonuçlar vermesi ve birlikte hareket etmenin gücünü fark etmesi sayesinde yaptıklarının ne kadar kıymetli olduğunu anlıyorlar.

Son dönemde dünya çapında farklı gönüllülük ve farkındalık hareketleri başladı. Bazı firmalar çalışanlarını gönüllü çalışmalara teşvik etmekte ve hatta gönüllü çalıştıkları gün ve saatleri çalışmış gibi saymakta. Bazı küresel sivil toplum örgütleri, örneğin çevre konusunda, bütün dünyayı örgütleyerek bilinç artışına yönelik çalışmalar sürdürmekte..

Bana kalırsa  her birimiz kendi ilgi alanlarımıza uygun olarak gönüllü olarak çalışabileceğimiz projeleri araştırmalıyız. Gönüllülük yapmalı, hayat rutinini bununla dengelemeliyiz.


Gönüllülük, insana ve topluma dair en güzel yatırımdır.

Ben pişman olmadım, siz de eminim olmayacaksınız.


Hobi Kültürümüz ve Okullarda Gönüllü Faaliyet Saatleri: Hayal mi Gerçek mi?

Dün kızları arkadaşlarının evine bıraktık.Uzun zamandır yapamadığımız bir şey yapıp boğaza indik ve sahilde yürüdük.

Sahilde her zamanki gibi oltasını kovasını almış gelmiş bir sürü insan vardı.

Nasıl oldu bilmiyorum, laf lafı açtı ve konu hobilere geldi.

Bizim toplumumuzda nedense pek hobi anlayışı yok.

Sözlük anlamıyla Hobi veya uğraşı, yapılması gerekli veya zorunlu olmayan kişinin kendi mesleği dahilinde veya farklı meslek türüne giren genellikle boşta kalan zamanları değerlendirme amacıyla yapılan yetenek beceri geliştirici oyalayıcı iş fiil faaliyetlerinin bütününe verilen genel adlandırma.

Bizler hayatımızda ya çalışıyoruz, ya da uzanıp dinleniyoruz.

Ne büyüklerimizden görmüşüz, ne de aramızda bir şeyler yapmak isteyenlerimiz destekleniyor.

Boş zamanlarında birşeyler yapmak isteyen gençlere aileleri:

-Ders çalış boş boş durma böyle boş işlerle vaktini harcama 
diyor.

Büyüyüp kendi kararlarını kendileri verebilecek yaşa gelenler ya iş ev sarmalında kaybolup gidiyor, ya da maddi sebeplerle yapmak istediklerini yapamıyor.

Yaşlananlar ise emeklilik sendromuna girip en yakın sahil kasabasına kapağı atıyor ve koltuğunda boş boş oturup bulmaca çözüyor.

Biz öyle bir toplum, öyle bir ülkeyiz ki, daha ilkokul birinci sınıf çocukları akademik olarak iyi gelişsinler diye beden eğitimi ya da resim derslerinde matematik yaptırıyoruz.

Müzik dersi biraz ilginç olsa ve çocuğu yakalasak belki devam ettirecek ama blok flüt dayatmasıyla çocuğu müzikten de soğutuyoruz.

Beden eğitimi derslerimizde çok iyi hatırlarım, ilkokul birden lise sona kadar bütün sözlü notlarımız düz takla, ters takla ve amuda kalkmaktan verildi.

Ben şahsen sporu bu önemli üç hareketten ibaret sandım yıllarca.

Resim ile ilgili anılarımı hatırlamak bile istemiyorum. Orta birde çizgi çalışması yapıyorduk. Resim dersimize matematik öğretmeni giriyordu. Çizgileri elle çiziyorduk. Benimkilerden biri fazla düz olmuş. Öğretmen geldi, cetveli koydu, baktı dümdüz. Sen cetvelle çizdin diyerek bütün yaptıklarımı sildirdi.

Resim dersini de böyle bir travmayla kenara koyduk.

Ben böylece spor yapmayan, resim çizmekten nefret eden ve blok flüt sesini duyunca tüyleri diken diken olan bir birey olarak sıfır hobiyle 35 li yaşlara geldim.

Taa ki içimden gelen yazı yazma arzusuna kulak verene kadar.. Hayatımda ilk defa kimsenin zorlaması olmadan, kendi irademle ve kendim için birşeyler yapmaya ve keyif almaya başladım.

Çocuklarımız bize göre daha şanslı ama çok da değil.

Değişik bir hobi edinmeleri pek mümkün görünmüyor. Ancak sürünün parçası olarak ya bir müzik aleti çalıyorlar, ya da yüzme tenis jimlastik gibi standart bir sporla ilgileniyorlar, o da ailelerinin zoruyla, hiçbiri kendi seçimleri değil.

Yurt dışındaki yaşıtları gibi bungee jumping yapamıyorlar, her mahallede kay kay pisti yok, buz patenini sadece TV de görüyorlar, mahallelerde çocuk parkı dahi yok, en önemlisi kişi başına düşen gelirin de   etkisiyle ailelerin bu konuya ayırabilecekleri kaynak olmuyor.

Dün eşimle tartışırken aklıma birşey geldi.

Her okulda eğitsel kol, klüp vb adında bir ya da iki saatlik bir dilim oluyor.

Tüm Türkiye'de tüm okullarda bu saat aynı gün aynı saat olsa.

Toplum gönüllüleri, hobi sahipleri, eğitmenler, sporcular, müzisyenler bu saatlerde vakitlerini okullara ayırsalar.

Mesela Bakırköy'de 50 tane ilkokul olsun.

Hepsi Çarşamba günü son iki saatini faaliyet saati yapsa..

Farklı okullardan  çocuklar ilgilerine göre bir araya getirilse.

iki tane bir okuldan, üç tane diğer okuldan, beş tane de öteki okuldan toplam 5 çocuk her hafta mesela gönüllü bir heylen hocasıyla çalışsa. Başka değişik okullardan bir araya gelen 10 çocuk Haliç'te kürek çekse, başka bir on çocuk bir atölyede halı dokusa, ne bileyim farklı tercihi olan çocuklara farklı konularda farklı ufuklar açabilsek.

Çok çok zor olduğunu düşünmüyorum.




Gönüllülerin desteğiyle bu iş olur ve birçok çocuğu çok farklı dünyalarla tanıştırabiliriz diye umuyorum.

Çok mu hayal kuruyorum?

Çok Önemli Not : Bazılarımız "Keşke hobimiz işimiz olsa, daha mutlu olurduk." diyecektir. Tanım gereği( bakınız yukarıda) hobiniz iş dışı faaliyet olacak. İşiniz hobi olunca, tanım gereği o hobi olmaktan çıkıyor ve kendinize yeni bir hobi bulmak zorunda kalıyorsunuz. Benden söylemesi..

“Her Çocuğun Bir Ailesi Olsun” — Koruyucu Ailelik ve Umut Dolu Hikayeler

Cumartesi akşamı bir toplantıya katıldım.

Cumartesi akşamı için konusu çok ağırdı. Filmin sonunda ben ağladım. Sanırım salondaki birçok kişi de.

Durun en baştan başlayayım.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı son dönemde eskiden Çocuk Esirgeme Kurumu dediğimiz yapıların fiziki şartlarını çok değiştirmiş.

Artık koğuş sistemi yok.

Eve benzeyen, aile ortamını sağlayan 4-5 çocuğun yaşadığı ve içi tam teşekküllü Sevgi Evleri var artık.

Sevgi Evlerinin içi bir çoğumuzun evinden daha konforlu.

Ancak o evlerde olmayan bazı şeyler var. Aile sıcaklığı ve adı her ne kadar Sevgi Evi olsa da sevgi.

Bu nedenle Bakanlığın son projesi mümkün olduğunca bu evlerde yaşayan çocuklar için "her çocuk için bir aile" anlayışı.

Direk Sayın Fatma Şahin'in kendisi tarafından 81 ilin valilerinin eşlerine delege edilen bu görevin dalga dalga en alt birimlere kadar ulaştırılması planlanıyor.

Evet Koruyucu Aile kavramından bahsedeceğim.

Tanım olarak koruyucu aile çeşitli nedenlerle bir süre için öz ailesi yanında bakımı sağlanamayan çocukların kısa veya uzun dönemler için ücretli ya da gönüllülük esasıyla bakımının ve yetiştirilmesini sağlayan ailelerdir.

Bu çocuklar yaşadıkları travma nedeniyle birebir desteğe ihtiyaç duyuyorlar ve ilgi ve sevgiye muhtaçlar.

Koruyucu aileler sayesinde bu çocuklar geleceğe umutla bakabilmekteler.




TC vatandaşı olan , 25-65 yaş aralığında, en az ilkokul mezunu, düzenli geliri olan evli bekar herkes Koruyucu Aile olabiliyor.

Devlet, koruyucu ailelere eğer isterlerse maddi yardımda da bulunuyor. 

Çocuğun sağlık, giyim, eğitim,öğretim, meslek edindirme kursları, okul servisi, dershane gibi tüm giderleri devlet tarafından karşılanmakta.

Eğer aile fertlerinden birisinin SGK sı yoksa bu kişinin isteğe bağlı sigortası da devlet tarafından ödenmekte.

Katıldığımız toplantı sadece bu teorik bilgilerden ibaret değildi tabii.

Koruyucu aile olan bazı aileler de bu toplantıya davet edilmişlerdi ve deneyimlerini paylaştılar.

İki oğlu olup kızı olmayan aile kız evlat özlemini gidermek için koruyucu aile olmuştu. Artık kızları 18 yaşını geçmişti, üniversiteye gidiyordu ve evlenene kadar da evden ayrılmak istemiyordu. Evin babası yıllarca yetiştirme yurdunda büyümüştü ve bu konuyu bir misyon olarak görüyordu. 

Diğer bir aile çocuk sahibi olamadıklarından bu yola başvurmuştu ve 6 seneden beri beraber oldukları kızları artık 16 yaşında bir genç kızdı. Babanın kızından bahsederken gözlerinin içi gülüyordu.

Kendi çocukları olmasına rağmen 2 tane çocuğa da koruyucu ailelik yapan hanımefendi,  koruyucu aile olduğunda göz göze gelmeyen, hiç konuşmayan, 8 yaşında olduğu halde okuma yazma öğrenemeyen kızının sonunda geldiği aşamayı göstermek için kaydettiği videoyu seyrettirdi bize.

Bir kahramanlık şiirini öyle duygulu okuyordu ki kız, bir an silahı eline alıp düşmana yürüyecek diye korktum. Kaydettiği aşama muhteşemdi.

En son, 2 ay önce ailelerine katılan kızlarını anlatmak için sahneye çıkan hanımefendi, ağlamaktan konuşmasını yapamadı.

Bu özel insanları dinleyince onların ne kadar cesur, ne kadar sevgi dolu ve ne kadar zengin gönüllü olduklarını gördüm. Çocuklarımı düşündüm. Her çocuğun başına gelebilecek olumsuz koşullar bir gün bizim çocuklarımızın başına da gelebilirdi.

Bugüne kadar ilgilenmediğim , hatta kendimi üzmemek gibi bir egoistlikten dolayı uzak durduğum bu konu oldukça sert biçimde işte orada karşımda duruyordu.

Çocuğumuz olsun ya da olmasın, evli olalım ya da olmayalım, istersek koruyucu aile olabiliyoruz. 

Bu insani görevi sizlerle paylaşmak istedim. İnşallah bu yazı belki de bir çocuğun hayatında fark yaratır.