İkna Etmenin Türkçesi: Moda'da 50 Anketlik Hayat Dersi

Çocuk büyütmek değişik bir deneyim, her gün yeni bir şey öğreniyor, yeni bir şey deniyorsun.

Bazılarında zorlanıyor, bazılarında zorluyorsun.

Bazılarında çocuğu zorlarken için acıyor, ama onun iyiliği için yapıyorsun.

Mutluluğunu, hayal kırıklığını görüyorsun bazen, ama sonuca ulaşınca da gurur duyuyorsun.

***
Kızların okulu dün onlara anket kağıtları dağıtmış.

Türkçenin yanlış kullanımı ve bozulmasına karşı çıkmaya yönelik hazırlanan bu anketin öğrenciler tarafından mümkün olduğunca fazla kişiye yapılması istenmiş.

Kızlar da büyük bir görev aşkıyla hemen anketleri fotokopicide çoğalttılar, onların akıllarında kişi başı 50 kişi civarında bu anketten yapabilecekleri gibi bir hedef vardı.




Bana 50 adet biraz iddialı geldi, oysa onlar emindi yapabileceklerinden.

Sonra Kadıköy'den Moda'ya doğru yola çıktık.

O yolu yürüyenler bilirler, yüzlerce dükkan ve sokaklarda yürüyen ciddi bir kalabalık vardır.

Bizimkiler yolda gördükleri dükkanlara girerek anketlerini yapmaya karar verdiler.

***
Uzun yıllar bankacılık yapmış ve ekibine kredi kartı sattırmak üzere satış planı ve stratejisi yapmış biri olarak yapacakları işin zorluğunu biliyordum.

Ekip arkadaşlarımla sabah toplantı yapar, hangi lokasyonlara gideceklerine, hangi insan grubuna erişmeleri gerektiğine, hangi insan kitlesiyle nasıl konuşacaklarına karar verdim senelerce.

Reddedilme nedenlerini, red cümlelerini, insan davranışlarını, hepsini çok iyi biliyordum. Acı tecrübeler..

Tabii ki kızlara bundan bahsetmedim. 

Benim deneyimlerim genellikle olumsuzdu, ben bizim kızların neler yaşayacağını heyecanla bekliyordum.

Sonuçta yanımda 3 gün önce 12 yaşına basmış iki kişi vardı, hep steril ortamlarda yaşadılar, dükkanlara hep alıcı olarak girdiler, tanımadıkları hiçbir kimseden birşey talep etmediler.

Belki abartıyorum, ama 22-23 yaş üstü, bir çok eğitimli çocuk bu sınavdan pek kolay geçemedi çalışma hayatım döneminde. Reddedildiklerinde hayal kırıklığına uğradılar, insanlarla tanışıp konuşmaya utandılar, satamadılar, ya da yalvar yakar oldular, kendilerinden ve kişiliklerinden ödün verdiler, velhasıl zordu.

***

Sonunda bizimkiler gözlerine ayrı ayrı birer dükkan kestirdiler ve girdiler.

Ben dışarıda kapıda bekliyorum.

30 saniye sonra ikisi de yüzleri asık bir şekilde geri döndüler.

Bir tanesinin gözünden yaş akıyordu, reddedilmek hayal kırıklığına uğratmıştı. 

Aslında ikisi de çok bozulmuştu, biri daha çok dışa vurdu.

En standart cevapları almışlar. Vakitleri yokmuş, şimdi müsait değillermiş, vb vb.

***
İşte gerçek hayata hoş geldiniz.

50 adedinin ne kadar yüksek bir hedef olduğunu, sırf onlar istedi diye insanların hemen evet demediklerini, insanların hayır demeye çekindikleri için binbir bahane uydurduklarını hepsini 30 saniye içinde gördüler.

Büyük bir hayat tecrübesi.

***
İkinci denemeyi yapmaya çekindiler.

Uzun uzun yürüdük. Cesaretlerini toplayamadılar. Onlarla konuşmak zorunda kaldım bir süre.

Ardından denediler. Birisi iki, diğeri bir anketle çıktılar dükkanlardan.

Hemen motivasyon arttı.

Bir sonraki dükkana girmeden önce baktım, psikolojik ve sosyolojik tespitler başlamıştı.

Mesela eczacı gibi, kırtasiyeci gibi, zeytinyağcı gibi, kitapçı gibi dil ile kültür ile ilgilenmesi daha muhtemel dükkanları seçmeye başladılar.

Dükkana girmeden önce daha sevimli yüz ifadeleri takınmaya başladılar, gülümsemeye çalıştılar.

Sonuç daha başarılı oldu.

Hedefledikleri sayının yarısına gelince, evde yapılması gereken ödevler olduğundan ve ben artık yorulup mızmızlanmaya başladığımdan eve döndük.

Haa, bir dükkanda dükkan sahibi yemek yiyormuş, "Bırak 10 dk sonra gel." dediğinden, tam eve girmeden gidip o anket de alındı.

***
Muhtemelen 3 ay kalsalar okulda öğrenemeyeceklerini öğrendiler, üzerinde düşünmedikleri konular hakkında düşünme fırsatları oldu, reddedilmeyi, ikna etmeyi, insanlardan birşey isterken sevimli olmak gerektiğini, içerideki kişinin müsait olup olmadığını kontrol etmeyi, sosyolojik ve psikolojik saptamalar yapmayı öğrendiler.

Yaptıkları anketin Türkçemiz üzerine katkısı ne kadar olacak bilemem, ama kızlarımın hayatlarının en önemli günlerinden birini yaşamaya vesile olduğundan okula teşekkürü borç bilirim.







Azla Yetinmenin Güzelliği: Charlotte Kuralı ve Anneler Günü Üzerine

Hafta başı eşim bazı arkadaşlarımıza  ve aile üyelerine ekli resmi yolladı.



Anneler gününün yaklaşmakta olduğu bu günlerde bana gelecek hediye az çok netleşmeye başlamıştı.

Daha önce bahsettim, Anneler Günü , Sevgililer Günü, Doğum Günü hediyelerini çok sevmem. Bana zoraki ve ticari gelir.

Ama bu mesaj ve bu resim aile içinde bayağı polemiğe neden oldu, söylemeden geçemeyeceğim.

Dün sabah çok sevdiğim ve fikirlerine değer verdiğim psikolog Sayın Özgür Bolat'ın bazı yazılarını arkadaşlara ve eşime forward ettim.

Fırsatınız olur da okursanız oldukça beğeneceğinize eminim.


Bu mailler aramızda gelip giderken, eşim de bizimle bir mail paylaştı.

Bugünkü yazımız bu noktadan itibaren eşim ve sevgili dostumun yazısıdır.

Konuk yazarlara şimdiden huzurunuzda teşekkür ederim.

Yazının telif bedelleri Fırında Oğlak ya da Kıyıköy'de Kalkan olarak, zaman içinde bir ara, Allah kısmet ederse, ölmez sağ kalırsak, hayırlısı olursa, yazgıda varsa vb vb ödenecektir.

Gelen mail şöyle:

Mina  Urgan demiş ki; "Ben sahip olduklarımın tadını  çıkarmayı öğrendim hayatta.  Sahip olamadıklarımın ve olamayacaklarımın  acısına ise ayıracak zamanım yok.

Hayat çok  kısa."

... daha çok şeye ihtiyaç duymak değil,  varolanla yetinebilmeyi başarmak  onemli olan... 

Charlotte Kuralı  

Charlotte, Paris'te yaşayan çok güzel bir  kızdır. O kadar güzeldir ki, sarı saçları  şelaleler gibi omuzlarından kollarına  dökülür.

Boyu upuzun, bacakları upuzundur. Bir  reklam ajansında, müşteri temsilcisi olarak  çalışır. İyi para kazanır. Ailesi çok  varlıklıdır hatta. Geçen yaz, Güney Fransa'daki  malikánelerini, Brad Pitt-Angelina Jolie  çiftine kiralamışlardı. Hatta, "Geldiğimizde  evde, hizmetlilerden başka kimse olmasın" diye  tembihlemelerine rağmen, Charlotte gidişini  muzipçe geciktirmiş ve bu meşhur çiftle  tanışmıştı.


Bense Charlotte'u geçen hafta  Paris'te tanıdım. Şu ana kadar, fütursuz bir  roman girişi gibi gelişen bu bilgileri almanız,  kuralı sorgulamamanız açısından  önemli.
Paris'te, bir arkadaşım beni  Charlotte'un evine davet etti. Bilirsiniz,  insanlar birbirlerinin hayatını merak eder, fark  etmedenve ettirmeden incelerler. Hatta benim  en sevdiğim şeylerden biri, sokakta, perdeleri  sonuna kadar açık evlere ve orada yaşananlara  şahit olmaktır. İnsanın içi, insanlığa ısınır.  Dersin ki, "Oh.... Üç aşağı beş yukarı aynı  şeyler işte!" Ben de, böyle gözlerle  incelemeye başladım biraz önce tanıdığım bu  güzel Fransız kızın hayatını.

Herkesin evinden  yola çıkıp, kendisine varmak mümkün.

Fakat bu  evde bir tuhaflık vardı. Her şeyden çok az vardı  bu evde..Gerektiği kadar. Mesela, bir şampuan  bir sabun. Küvetin kenarında öyle yalnız  başlarına... (Birbirleriyle uzun zamandır  konuşmadıklarına eminim.) Minnacık bir dolap.  İçinde birkaç elbise kazak. Altı yedi ayakkabı.  İki dvd. Beş cd. Ipod. Dört bardak, birkaç tabak.  Birkaç mum. En fazla on tane kitap. Hiç ruj  yok! Çantasındaymış. Zaten lipstick o da...  Hayatta bazen, birleştirdiğin kalıpların tamamen  dışı bileşimler olur da, şaşakalırsın ya. Başa  dönersin ya. Bir yerde bir hesaba, olmazsa  olmaz diye eklediğin bir kalem birdenbire, tek  bir örnekle, kendini siler ya. Öyle oldu bana.  

Gözlerindeki silik eyeliner dışında, süsü de  yok bu kızın. Peki bu kız nasıl böyle kız oldu?  Nasıl böyle sade kaldı? Kadın oldu? Dışarıda bu  kadar az şeyle, içi çok oldu? Anlayamadım.  Çözemedim. Ona zaten banyosunu gördükten  sonra, "Miss Simplicity" adını takmıştım hemen.  Bayan Sadelik.. Beni şaşırtan şey, aynı zamanda  modellik yapacak kadar güzel ve havalı, aynı  zamanda varlıklı bir kızın bu hayat seçimi.  Olağanüstü... Kendi hayatım, arı kovanı gibi  başımda vızıldamaya başladı. Paris sokaklarında  beni takip edip durdu bu arılar. Tek çöp bir  şey alamadım. Hep sordum: buna gerçekten  ihtiyacım var mı? Buna benzer, aynı işi gören bir  şeyim var mı?... Koca koca alışveriş  merkezleri, bizi kandırmak için birbirleriyle  iddiaya girmiş ahtapotlar gibi gelmeye başladı.  Kaçtım, kaçtım, saklandım.

Sahip olduklarımın,yarısından fazlasına ihtiyacım yoktu. 

Hayatı  ağırlaştıran şey, seçim çokluğu.

Az şey kadar  güzeli  yok. Gereği yok. 


Sonumuz belli.

Banyoda  bütün ürünler, dopdolu  şişelerle birbirlerini  köpürtürken, hiç giymediğimiz  kazaklar lüzumsuzca dizilmiş t-shirt'lere  dolapta el şakası yaparken, hiç  açılmamış  kitaplar kendi kendilerine konuşurken... Biz  orada olmayacağız. Üstelik onlar da, boşu  boşuna bizden başka kimsenin olmamış  olacak.

Anladınız değil mi Charlotte kuralını?

Aslında benim hayatta her zaman uyguladığım, hatta eşimle pek de anlaşamadığımız bir kuraldır.

Her zaman " Hayatta daha neyim eksik, daha ne isterim ki" cümlesini kurar, eşimi sık sık bayarım.

Sanırım sonunda kendisi de ikna oldu ki bu yazıyı benimle paylaştı bizimle.


Çok sevdiğim can dostum, canım arkadaşım ise mailleri ve yazıyı okumuş ve bana göre çok daha detaylıca sorgulamış konuyu.(mühendis yaklaşımı) Ve olası ana fikirleri aşağıda bizim için kısaca özetlemiş :


a)      Çok güzel ve çok varlıklı olmak için azla yetinmesini bilmeliyiz.
b)    Şelale gibi dökülen sarı saçlarınız ve upuzun bacaklarınız yoksa gereksiz alışverişten kendinizi alamazsınız.
c)       Charlotte Paris'te yaşayan çok güzel bir kızdır.
d)       Rujumuzu her zaman çantamızda taşımalıyız.
e)    Anneler gününde hediye beklememeliyiz, bir öpücük yeter. (Charlotte olsa istemezdi) Bakınız: İlk resim.

Kendisine teşekkür ediyor ve bu noktada sazı elime alıyorum.

Zenginlik çok şeye sahip  olmak değil az şeye ihtiyaç duymaktır. 

Umarım Allah hepimize birer Charlotte olabilmeyi kısmet eder.









İnsanları Gerçekten Tanımak: Klişelerin Ötesinde Testler ve Gözlemler

Her birimizin hayatında mutlaka bir şekilde başka insanlarla ilişkisi vardır.

İnsan olmak sosyal bir olgudur. Yalnızlık Allah'a mahsustur. Eş, arkadaş, aile fertleri, akrabalar, komşu, meslektaş mutlaka ama mutlaka etrafımızda başka insanlarla birlikte bir yaşam sürdürürüz.

İnsanların bir kısmı ile yüzeysel, bir kısmı ile ise derinlemesine ilişkilerimiz vardır.

Bazılarıyla 24 saat beraber vakit geçiririz, bazılarına ise işimiz gibi  sebeplerden "katlanırız".

Ama hepimiz hayatında bir kez de olsa, yakından tanıdığı birisinden gol yemiştir ve " Aslında onu hiç tanımamışım" demiştir.

İşte bugün beraberce insanları tanımanın yollarını konuşalım istiyorum.

Bu konuda çok fazla klişe vardır.

"İnsanı tatilde tanırsın.."

"Birisini içki masasında tanırsın."

"Birisini tanımak için beraber 40 fırın ekmek yemek lazım."

"Birlikte yola çıkmak lazım"

"Yurtta, asker ocağında, hapishanede, hastanede beraber yaşamak lazım"

Hepsini duyduğunuzdan eminim.




Ama bu sefer ben farklı test metodolojileri uygulayalım diyorum, ne dersiniz? Hadi buyrun:


Kendine istediğini başkasına da istiyor, istemediğini başkasına da istemiyor mu? Test edin.

Başının gideceğini bilse de yalan söylemiyor, doğrudan yana çıkıyor mu?Deneyin..

Herkese adil davranıyor mu? (hayvanlar dahil, mesela bence kedi sevmesi çok önemli bir kriter) 

Kimseyi küçümsemiyor, kimseyi küçümsetmiyor mu?

Söz verip sözünde duruyor mu?

Başkalarına nasıl davranıyor? (herkesin yüzüne gülüp de arkasından konuşan biri muhtemelen size de aynısını yapacaktır.)

Erkekse maç izlerken, kadınsa kuafördeyken ya da alışveriş yaparken mesaj atın..Eğer size değer veriyorsa o mesaj o anda cevapsız kalmaz.

Sevgilisi olunca / evlenince size nasıl davranıyor? Sizi unutup gidiyor mu?

Stres / baskı altında otokontrolü yitirince nasıl davranıyor? Gıcığına bir sinirlendirin, neler yapacak görün..

İşin içine para girince nasıl davrandığını izleyin.(Özellikle bankacılık geçmişim bana şunu öğretti, en eğitimli, en kaliteli, en görgülü insanlar dahi para işin için girince dünyanın en çirkef, yok yok en çirkin insanı haline gelebiliyor)

Bu noktada borç verin derim, bakalım ne yapacak?

Eline güç geçtiğinde bu gücü nasıl kullanıyor? (İş hayatında bunu da gördüm, amirlerine kuzu gibi olan biri, kendisi bir koltuğa oturunca tilki mi diyeyim, çakal mı diyeyim yoksa firavun mu diyeyim, ne olduğu belirsiz bir hale gelebiliyor.)

Zor zamanlar ya da  sorunlar yaşadığınızda gözlemleyin.

Espri anlayışı önemli bir delildir aslında..Espriden anlayan insan akıllıdır, zekidir..Anlamıyorsa bence sessizce uzaklaşın..

Kütüphanesine ve CD dolabına göz atın..Belki de sizden neler neler saklıyor, kimbilir?

Beraber bir çıkar ilişkisine/rekabete girmek de çok şey anlatır aslında..Bu ders notu alışverişi de olabilir, iş yerinde grup çalışması yapmak da, beraber bir projeyi üstlenmek de..Hırslı ve egoist insanlar bu durumlarda kontrollerini kaybediyorlar..(Bu da okul hayatından bir deneyim, hatta üniversitede hocanın fotokopiciye bıraktığı ders notlarının orjinallerini yok eden sınıf arkadaşlarımın kulakları çınlasın derim.)

Dostoyevski bu konuda "İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır." demiş. Belki de ciddiye almak lazım, bilemiyorum..

***
Eminim sizlerin de listeye ekleyeceği yeni sınav soruları vardır.


Ama aslında birini tanımak için onun dünyasını size açması şarttır.

Fakat ne olursa olsun, aslolan kendini tanımaktır aslında..Kendini tanımayan, eksiklerini, yumuşak karnını, hasletlerini bilmeyen insan karşısındakini zaten hiç tanıyamaz..

Hiç kazık yemediğiniz güzel dostluklar ve ilişkilerle dolu bir hayatınız olsun derim.

Ama olmayacak, bu gerçekle yaşamayı öğrenmeyi bilmek gerek..

Atomu Parçalamaktan Daha Zor: Ön Yargıyı Kırmak

Bir baba ile oğlu arabada yolda sohbet ede ede gidiyorlarmış. Birden trafik kazası yapmışlar, kötü bir kazaymış, baba kazada ölmüş, oğlan yaralanmış. Oğlu gözlerini hastanede açmış, içeri doktor gitmiş ve "Merhaba oğlum." demiş.

Eee, babası kazada ölmemiş miydi? 

Kimdi acaba "Merhaba" diyen??

İşte Türk toplumunun ataerkil ön yargısı..

Doktor, annesi olamaz mı??

***

Bundan yıllar önce çalıştığım kurumun Yöneticilikte Motivasyon konulu bir seminerine gitmiştim.

Semineri Üstün Dökmen veriyordu. Hep televizyonda gördüğüm ve çok sevdiğim bu önemli bilim adamının, bilim adamı olmak yerine Stand Up'çı olması gerektiğine o gün karar verdim.

Her neyse..

Üstün Bey, 20 senedir sahneye çıktığını, anfi, TV, benim katıldığım gibi özel sunumlar gibi sunumlar, hayatında kimsenin onu dinlerken uyumadığını, ama en son TRT için yaptığı "Küçük Şeyler" çekiminde, en önde oturan yaşlı kadının devamlı kafası öne düşüp uyukladığını anlatıyordu.

Kadın o kadar uyuyormuş ki, en önde de oturduğundan, Üstün Bey bir türlü konsantre olamıyor.

Hatta çekime ara verildiğinde, bir şekilde kadının en önden kaldırılmasını istiyor.

Ara verildiğinde tam yer değişikliği operasyonu yapılacakken, yerinden kaldırmayı düşündüğü yaşlı kadın yanına geliyor, elini sıkıyor ve:

-Üstün Bey çok teşekkür ederim, gerçekten çok harika vakit geçiriyorum, hatta son birkaç senedir hayatımda en güzel vakit geçirdiğim anlar diyebilirim. Ben kanser hastasıyım, uzun süredir kemoterapi görüyorum, bu nedenle bütün hayatın evden hastaneye, hastaneden eve geçiyor. Bir ahbabım sizden bahsetti, çekimlerin ücretsiz olduğunu, gelirsem iyi vakit geçireceğimi söyledi, ben de geldim. Gerçekten dediği doğruymuş, bana büyük değişiklik oldu.
diyor.

Üstün Bey ise:

- Tabi, çok sevindim iyi vakit geçirdiğinize..Lütfen her hafta gelin, misafirimiz olun..Size en önde yer ayıralım.

diyor.Biraz da kendinden utanarak..

***
Ön yargı  bir taraf tutma biçimidir. Bir ideolojik fikri veya bakış açısını koşulsuz desteklemek anlamında kullanılır. Ön yargı, halk arasında genellikle bir kişinin kararlarının ağırlıklı bir şekilde tek taraflı olarak ortaya çıkmasında kullanılmaktadır. 

Ön yargı, bir kişi ya da olaya ilişkin yeterli bir  bilgi edinmeden, önceden , peşin bir bir karara varmış  olma durumudur. Toplumun  küçüklükten itibaren kulağımıza  fısıldadığı her  kelime ve sunduğu her resim, ön yargımızın temel taşlarıdır. Ön yargı, insanların düşüncesizliğine bir  kılıftır.




Her birimiz, başkalarının ön yargılı davranışlarından dolayı mağdur olmuşuzdur.
Ama muhtemelen her birimiz , ön yargılarımız nedeniyle başka insanların mağdur olmasına da yol açmışızdır.

Belki hayatımızın aşkını, belki hayatımızın işini, belki potansiyel en değerli dostlarımızı, ön yargılarımız nedeniyle detaylıca sorgulamadan ve klişelere takılarak hayatımıza hiç sokmadık ya da kısa sürede çıkardık, kim bilir?

Atalarımızın yüzyıllardır oluşturduğu düşünce ve kültür sistemini benimsemek güzel ama, aradan geçen zamanın, teknolojinin, eğitiminin, düşünce sisteminin hayatımıza kattıklarını yok sayarak yaşamak içinde bulunduğumuz dönemde  bize yakışmıyor bence..

Bu önemli konuyu güzel bir hikaye ile bitirmek istiyorum.

Bir bilgeye sormuşlar:

''Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?''

"Terzimi severim", diye cevap vermiş.

Soruyu soranlar şaşırmış:

"Aman üstat, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terzi de kim oluyor? O da nereden çıktı?"

Bilge:

"Evet, dostlarım, ben terzimi severim. çünkü ona her gittiğimde, ölçümü yeniden alır. Diğerleri öyle değil. Bir kez hakkımda bir yargıya vardılar mı, ölünceye kadar beni hep aynı gözle görürler."


Öğrenilmiş Çaresizlik ve Umudun Gücü: Kendine Güvenmek, Değişim İçin İlk Adım

Bazen kendime sinir oluyorum.

Ele veriyorum talkını, kendim yutuyorum salkımı..

Yani arkadaşlarıma, eşime, anneme, her zaman Pollyannacılık oynuyorum, oynamayanları uyarıyorum, bu arada genelde de hayatımdan memnun bir insanımdır ve şükretmeyi bilirim, ama bu sabah gerçekten farklı uyandım.

Gece eşimin ve kızımın etkisiyle uykusuz kaldım, sabah her gün muntazaman çalan telefon alarmı, çaldı ama sesi çıkmadı, akşamdan misafirim için hazırlamak üzere makinaya koyduğum ekmek, makina bozulduğu için pişmedi ve çöpe attım vb vb.

Sonuç olarak sabah yataktan burnumdan duman çıkarak kalktım. Hatta eşimi ve çocukları yolladıktan sonra şöyle bir ağız tadıyla oturup ağlasam da rahatlasam dedim ama kısmet değilmiş..

Neyse, sonra depresyon, bunalım, iç sıkıntısı gibi kelimeleri aklımdan geçirirken, birden aklıma bir önceki yöneticim geldi.

Onun anlatmayı pek sevdiği bir konu vardı.

"Öğrenilmiş çaresizlik."
 
1975 yılında Seligman adlı araştırmacı, depresyonu “öğrenilmiş çaresizlik” modeli ile açıklamıştır. Birinci aşamada, köpeğe çok sayıda elektrik şoku verilir ve hayvanın bundan kaçması engellenir. İkinci aşamada hayvana elektrik şoku verilir ancak kaçması engellenmez. Bu aşamada köpeğin elektrik şokundan kaçması beklendiği halde hayvanın kaçma ve kurtulma davranışı göstermediği gözlenir. Sonuç şudur: ilk aşamada elektrik şokunu denetleyemeyen ve kaçamayan hayvan çaresiz olduğunu öğrenmiştir. Bu çaresizliğini kabul ettiği için de ikinci aşamada kaçma ve kurtulma davranışı göstermemiş, şoka  boyun eğmiştir.



Eski müdürümün hep örnek olarak anlattığı  hikaye de  şuydu :

Pirenin ne kadar zıpladığını ölçerler ve 50 cm zıpladığını görürler. Pireyi yüksekliği 30 cm olan cam kavanoza koyarlar. Kavanozun ağzını kapatırlar. Kavanozun altından ısıtırlar. Pire kap ısındıkça zıplar ve zıpladıkça kapağa çarpar. Bir süre sonra pire kapağa çarpmamak için 29 cm sıçrar, düşer. Ama kapağa çarpmaz. Pire bunu alışkanlık haline getirdikten sonra kavanozun kapağını açarlar. Pire hala 29 cm sıçramaya devam etmektedir.

Konuyla ilgili ünlü bir örnek hikaye daha vardır :

Araştırmacılar bir köpekbalığını oda büyüklüğündeki bir cam bölmeye koyarlar. Cam bölmenin diğer tarafında da balıklar vardır. Köpekbalığı ne tarafa gitse cam bölmeye çarpar. Bir süre sonra cam bölmeye çarpmamayı öğrenir. Çünkü ne kadar uğraştıysa da diğer taraftaki balıklara ulaşmaz.  Bunun üzerine cam bölmeyi çıkarırlar. Köpekbalığı oralı bile olmaz. Kendisinin sadece o bölme alanına kadar yüzebileceğini sanar.

Benimse konuyla ilgili en beğendiğim ve en etkilendiğim örnek hikaye şudur:

Bir gün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. Gerçekte seyirciler arasında hiçbiri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece su sesler duyulabiliyormuş:

"Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!" Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş.


Sonunda, kurbağaların bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış.  Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş bu işi nasıl başardın diye. O anda farkına varmışlar ki kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

***

Kişisel değişim, kendi durumumuzun, mutluluk ve başarımızın başka birisi veya dış bir güçten değil bizden ve tercihlerimizden kaynaklandığının farkında olmayı gerektirir.

Çünkü bilmeliyiz ki, kendimizi değiştirebiliriz, yeni seçimler yapabiliriz, değerler sistemimizi yenileyebiliriz.  Daha iyi hissetmek için bizi mutsuz eden kişilerden, olaylardan, mekanlardan uzaklaşma hakkımızı kullanabiliriz.  Diğerleri bazı şeyleri dayatabilirler ancak bir şeyi yapıp yapmama kararı ve o kararı uygulamak bizim irademiz altındadır. Sorumluluk almaya başladıkça başkalarını daha az suçlayacak, başkalarını daha az suçladıkça daha az öfkelenecek, daha az öfkelendikçe de gücümüzü değişim ve mutlu olmak için harcayacağız.

İnsanın yapabileceği bazı şeyleri yapamayacağına inanması, bir işi yapmaya teşebbüs ederken cesaretinin kırılması, kişinin başarısız olmasına neden olur. Kendine güvenini yitirdiği için de gelecekte de o işi başaramaz.

Necip Fazıl Kısakürek ne demiş??

(bkz : başlık)

Kırık Cam Teorisi


Rudolph Giuliani 1994-2001 yılları arasında dünyanın en önemli metropollerinden biri olan New York’ta belediye başkanlığı yapmış.


“Kim bu adam, bize ne?” diyeceksiniz?


***

Zimbardo suç ve suç eğilimleri üzerine çalışan Stanford’lu bir psikolog. Sıradan insanların bazı çevre koşulların değişmesiyle nasıl canavara dönüşebildiklerini araştıran bir bilim insanı.


İçinde bulunulan ortamın, insanları nasıl suça teşvik edebileceğini herkesin anlayabileceği şekilde gözler önüne seriyormuş.


Birçok önemli araştırması varmış. En ünlülerinden biri, 1969’da yaptığı ve ‘kırık cam teorisi’ni ispatlayan araştırmasıymış. Daha sonraları New York’un efsanevi Belediye Başkanı Rudolph Giuliani’ bu çalışmayı kendine ilham olarak almış ve şehrin yaşam kalitesini arttırmış  ve suçlulardan temizlemiş..


Yıllar sonra Giuliani’ye bunu nasıl başardığını sorduklarında ise şöyle demiş: “Metruk bir binada, binanın camlarından sadece biri kırık olsa bile, o camı hemen tamir ettirmezseniz, yoldan geçen herkes bir taş atıp binanın tüm camlarını kırmaya başlar. Bir elektrik direğinin dibine ya da binanın önüne biri, çöp bıraksın mesela. O çöpü hemen kaldırmazsanız herkes çöpünü oraya bırakır ve kıza zamanda çöplük haline dönüşür bu bölge.


Yani kırık cam değiştirilmezse, yere konan ilk torba oradan alınmazsa, insanlar orada otorite boşluğu olduğunu düşünüyor, diğer camları  da kırıyor, ilk poşedin yanına başka poşetler de koyuyor. Ardındansa daha büyük suçlar geliyor.

Her şey o ‘ilk’ masum(!) yanlışla başlıyor. Buna tedbir alınmadığı, kayıtsız kalındığında ise ‘büyük suç’a davetiye çıkmış oluyor.


Haaa, bu konuya nasıl geldik diyeceksiniz..


İş hayatı ile ilgili tartışıyorduk toplantıda. Her ortamda çok çalışanlar ve daha az çalışanlar ya da çalışmayanlar olduğunu.

Eğer otorite, birisi çok çalışır, diğeri savsaklarken birilerinin çalışmasına karşın, diğerinin çalışmamasına göz yumarsa , çalışanlar artık  çalışmalarına gerek olmadığını düşünür, zaten çalışmayanlar ise çalışmamaya devam eder. Eğer bir poşet portakaldan biri çürürse, çürük portakalı  alıp atmazsanız, bütün torbadakiler  bozulmaya başlar, o portakal, torbadaki diğer  portakalları da bozar.


İşte işyerinde bütün  bunları  konuşurken bir süre önce okuduğum “Kırık cam sendromu “ yazısı geldi aklıma..


Ne dersiniz, yarın sabah ilk iş hayatımızdaki kırık camları tamir ettirerek mi başlamalıyız güne??