Koruyucu Ailelik, Sevgi ve Bir İlham Hikayesi: Alexander Fleming ve Winston Churchill

Hatırlarsanız bir önceki yazımda Koruyucu Ailelik kavramından bahsetmiştim.

Bu yazımla ilgili birçok telefon, mail, soru ve yazının ekinde de yorum aldım.

Öncelikle son derece hassas olan bu konuda herkesin bu kadar duyarlı olmasından dolayı çok mutluyum.

Merak edildiğine göre bazı başka detayları da bu yazımda sizinle paylaşayım diyorum.

Devletin şu anki beklentisi her çocuğa bir aile.

Bu nedenle , sadece hafta sonu evine almak isteyenler de tabii ki takdire şayan, ama beklenti o çocukların her birinin yuvasının olması, ailenin bir ferdi haline gelmesi. Zaten hafta sonu ilgilenen ailelere gönüllü aile, çocuklara evlerini açanlaraysa koruyucu aile deniyor. Aradaki temel fark bu.

Maddi açıdan zorlanacak olan ailelere yapılan yardımların dökümünü bir önceki yazımda yazmıştım.

Kardeşi olan çocukların aile fertlerinin iyice dağılmaması için aynı koruyucu aileye verilmesine özen gösteriliyor.

Koruyucu aile olduktan sonra, çocuk ile ailenin uyum yapması ve tarafların birbirinden ayrılamayacak duruma gelmesiyle de evlatlık edinme kavramı gündeme geliyor.

Koruyucu aile olmak biliyorsunuz çocuğun sizin evinizde sizinle yaşaması demek. Ama ailesi olan, koşulları düzelen aileler çocuklarını geri almak için girişimde bulunabiliyor. Bu durumda çocuktan ayrılmak zorunda kalınabiliniyor.

Koruyucu ailelik 4 farklı şekilde karşımıza çıkıyor.
  • Akraba ve yakın çevrenin koruyucu ailelik yapması
  • Devletin o çocukla ilgili olarak henüz hangi modeli geliştireceği netleşmeyen ve acil bakıma ihtiyacı olan çocukların, geçici koruyucu aileye verilmesi. Bu birkaç gün ile bir ay arasında değişiyor. Bakımı yapacak kişinin özel bazı eğitim ve lisanslara sahip olması gerekiyor.
  • Süreli koruyucu ailelik. Öz ailenin yanına kısa sürece döndürülme imkanı olmayan çocuklara verilen bakım. Bizler daha çok bu tarz koruyucu ailelik yapabiliriz.
  • Uzmanlaşmış koruyucu ailelik. Özel zorlukları ve ihtiyaçları olan çocuklara verilen bakım. Ancak bazı özel eğitim ve lisans sahibi olan kişi ve aileler bu görevi üstlenebiliyor.
Bir okurum ve arkadaşım, oluşabilecek olumsuz durumlara değinmiş. Kendisine okuduğumuz ve duyduğumuz olaylardan dolayı hak vermemek mümkün değil.
Ama devletin görevi zaten çocuğu vermeden önce de verdikten sonra da aileyi takip etmek. Hayatta her alanda ne yazık ki olumsuz olaylar meydana gelebiliyor. Bu risklerden dolayı tüm çocukları sevgiden ve aile ortamından yoksun bırakmak da bana çok anlamlı gelmiyor.

Özellikle Angelina Jolie, Madonna gibi ünlülerin bu konuda bizlere model oluşturdukları kanısındayım.

Ancak burada Reha Muhtar'ı anmadan geçemeyeceğim.

Biliyorsunuz Nilüfer, Reha Muhtar ile birlikte olduğu dönemde bir kız çocuk evlat edindi. Çift evli değildi. Ancak Reha Muhtar'ın çocukla ilişkisinin çok sıcak olduğu söyleniyordu.

Daha sonra Reha Muhtar ile Nilüfer ayrıldılar. Reha Muhtar'ın başka bir beraberliğinden ikiz çocukları oldu.

Ancak okuyor ve biliyorum ki, kendisinin Nilüfer'in kızıyla olan baba-kız ilişkisi hiç bitmemiş.

Halen haftasonları yanına alıyor, halen çocuğun veli toplantılarına o gidiyor, halen her röportajda benim 3 çocuğum var diyor.



Bu yüce davranışı nedeniyle kendisinin önünde saygıyla eğiliyorum.

Son olarak yazımı, o geceki toplantıda bir milletvekili hanımefendinin anlattığı ve aslında çoğumuzun bildiği bir hikaye ile bitirmek istiyorum.

İskoçya'da yoksul mu yoksul bir çift yaşardı. Fleming'di adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de bakti ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazi çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acılı bir ölümden kurtardı.

Ertesi gün Fleming'in evinin önüne gelen gösterişli bir arabadan  Şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini. ''Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum'' dedi. Yoksul ve onurlu Fleming ''Kabul edemem!'' diyerek ödülü geri çevirdi.

Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü. ''Bu senin oğlun mu?'' diye sordu aristokrat. Çiftçi gururla ''Evet!'' dedi. Aristokrat devam etti:
''Gel seninle bir anlaşma yapalim. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasina benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.''

Bu konuşmalar sonunda Fleming'in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü. Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming'in oğlu Londra'daki St. Mari's Hospital Tıp Fakültesi'nden mezun oldu ve tüm dünyaya adını penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra aristokratin oğlu zatürreye yakalandı. Onu ne mi kurtardi?

Penisilin!

Aristokratin adı: Lord Randolp Churchill. Oğlunun adı: Sir Winston Churchill. Kurtaran doktor: Çiftçinin oğlu Sir Alexander Fleming. 

“Sevgililer Günü: Ticari Bir Gün mü, Yoksa Gerçek Sevginin Hatırlatıcısı mı?”


Ya dayanamayacağım , yazacağım 14 Şubat “Sevgililer Günü “hakkında..
Yazmayayım , yazmayayım dedim ama..Yok olmadı..
“Mübarek “ Sevgililer Günü sanırım bugün yine çılgınca kutlanıyor.
Yani ben kutlamıyorum, etrafımda da şenlikler düzenleyen görmedim ama , gazeteler ,Twitter vb.ortalık yıkılıyor.Demek ki gün, anlam ve önemini hala koruyor.
***
Beni tanıyanlar ,ailem, çalışma arkadaşlarım,dostlarım bilirler.
Özel günlerden hoşlanmam. Özel gün hediyelerinden de.Deliye her gün özel .Ama eğer illa ki hediye olacaksa da, kişiye özel ,üzerinde düşünülmüş olmalı.Yani bana gömlek , parfüm vb alınacağına mümkünse hiçbir şey alınmasın.Öyle ya alınma zorunluluğu yok, ama :
“Kararlıyım , mutlaka alacağım, , para cebime battı, harcamasam ölürüm, özellikle bugün alayım ki , böylece çarpı iki para da harcayabileyim” diyenler için de bana özel ,üzerinde düşünülmüş bir hediye olmasını tercih ederim.
Çok klişe olacak ama, benim düşüncem şudur: Misal bugün Sevgililer Günü..Eşim bana kalkıp çiçek alsa kıllanırım.”Ay bizimki de sıradan bir adam olmuş, ay zavallı bir sürü de para vermiştir, sen bütün sene alma , alma , çiçek almayı akıl edeme, bugün etrafa bakınca aklına gelsin ,başkalarından gör, kolaya kaç , al “ diye geçiririm içimden.
Oysa mesela , 29 Şubatta çiçek alsın , gelsin , canımı yesin.
Aynı şekilde Anneler Günü, Babalar günü..
İstatistikleri okumuşsunuzdur ? 2011 yılında , tüm yıl boyunca millet olarak en fazla para harcadığımız gün Babalar Günü imiş.Ya , o kadar babalara yalakalık için yapıldığı belli ki.Yani düşünüyorum, düşünüyorum, aklımdan başka bir şey geçmiyor:
 “Kaz gelen yerden tavuk esirgememe “durumu..
Sen bütün sene babana  karşı gel, kötü davran, arkasından iş çevir, sarılıp sıcak bir öpücük kondurma , sonra babalar gününde hediye al.Çok riyakarca gelmiyor mu?
Ben evlenme yıldönümümü unutan kocaya kızmam , evlilikte her günü evlenme yıldönümü gibi geçirmeyenlere kızarım.(kızım sana söylüyorum,gelinim sen anla :)
Bu durum neye benziyor biliyor musunuz? 1929 Amerika Büyük Buhran’dan sonra Coca Cola’nın harcamaları ve satışları artırabilmek için , acilen kendi renklerinde bir Noel Baba konsepti uydurmasına …Yani hala bugün aklımızda beliren Noel Baba formatı , 1930 yılında vücuda getirilmiş bir konsept.
Yani sonuç olarak , Sevgililer Günü’nün tamamen ticari kaygılarla oluşturulmuş bir gün olduğuna inanıyor,bu vesile ile St.Valentine’a da Allah’tan rahmet diliyorum.
Yok ben illa ki , bugünü en içten dileklerimle kutlayacak ,sevdiceğime bir hediye alacağım diyenlere ise bir önerim var.

Gamze Akbaş için  bir tüp kan verelim , hissedeceğimiz o yüce duyguyu da sevdiceğimize hediye edelim.Onun “seyahate” çıkıp oğlundan ayrılmasına izin vermeyelim.


En kötü gününüz Sevgililer Günü gibi olsun..
Not : Gamze Akbaş lösemi.28 yaşında ve henüz 3 yaşında bir oğlu var.Onu kurtarabilmek için donör olalım,hepimiz en yakın tıp fakültesine gidip bir tüp kan verelim.

"Dans, Toplum ve Önyargılar: Tango Erkeklere Neden Uzak?"

16 senedir çalışma hayatının içindeyim.


Yıllar bana tecrübe kattı, ama bir o kadar da dostluklarla doldurdu hayatımı..

Burdan her birine selam olsun, bana verdikleri, kattıkları için ..

Son 1-2 yıldır beraber çalıştığım bir arkadaşım var. Arkadaşım derken yaşı benden oldukça küçük, ama sadece takvim yaşı :))

Geçen gün konuşurken dedi ki, “Müdürüm (bana öyle der), spor yapmaya karar verdim..”

“Aaaa, ne güzel, ne yapacaksın ?” dedim.

“Dansa başlıyorum” dedi.

Hayatımda hiç beceremediğim, ama yapanları seyrederken açıkçası kıskandığım bir beceridir dans…

Ya yaşımdan, ya da tutuculuktan, dans deyince aklıma hemen Tango, Vals, Salsa vb geldi, ne yalan söyleyeyim…

Dedi ki : “ Sanırım oryantal yapacağım.”

Oryantali de pek severim. Lakin annelik damarım tuttu hemen..

Dedim ki: “iyi güzel de, senin artık yaşın geliyor, şöyle tango filan öğrensen de, düğününde de bi tango şovu yapsan bize..”

“Ama müdürüm” dedi, “Erkekler pek tercih etmiyorlar artık bu tip dansları,  tango yapan erkekleri toplum yanlış değerlendiriyor zaman zaman…”

Bu söz, beni daha önceden fark ettiğim, ama üzerinde çok da düşünmediğim bir gerçekle yüz yüze getirdi.
Türkiye’de tango, gerçek anlamda Mustafa Kemal Atatürk’le başlıyor… İşte bu yüzden tangonun kendi vatanı Arjantin’de bile olmayan bir geleneğimiz var… Düğünlerimizde komparsita çalıp, tango yapıyoruz…
Ama bugün, aradan neredeyse 100 sene geçecek, biz tango yapan erkeklere başka gözle bakabiliyoruz. Sonra da "Bu ülkede neden kadına şiddet arttı, neden her gün bir kadın dövülüyor, namus bahanesiyle öldürülüyor ?" diye şaşırıp kalıyoruz.
Eğer biz kadınlar olarak “ Erkektir sever de döver de” diyerek bazı gerçekleri halı altına süpürür, dans eden, piyano çalan erkekleri yargılamaya kalkarsak, gazetelerdeki kadın şiddeti haberlerine çok şaşırmamalıyız diye düşünüyorum. 


Üniversitede Ekonomi okudum, 101 ekonomiye giriş dersinde bize arz talep dengesini öğrettiler önce..Talep gören erkek eğer sadece güzel arabalı, bol paralı oldukça, korkarım “Kıskandım çektim vurdum, boşanmak istedi bıçakladım “ haberlerini okumaya devam edeceğiz…

Peki siz Tango sever misiniz ???