30 Mart 2012 Cuma

Kompost Gübre ve Yeşil Olmak..


Çalıştığım kurumun çok beğendiğim yönlerinden biri , yeşil bir kurum olmaya ve çalışanlarını da buna yönelik bilinçlendirmeye çalışması.
Ben her gün işime yemek götürüyorum, öğlenleri işyerinde evden götürdüklerimi yiyorum. Hem bir gece öncesinden evde kalmış yemekler değerleniyor, hem de ayda yaklaşık 200 tl civarında tasarruf etmiş oluyorum.

Yemeğimi, her gün kurumumun organize ettiği bir meşe palamudu dikme organizasyonu sonucunda dağıttığı bez torbayla götürüyorum.
Bu sabah Calliou ‘yu seyrederken , anneannesinin önerisiyle nasıl kompost gübre yaptığını gördüm. Daha önce kendisinden pek de hoşlanmadığımı sizlerle paylaşmıştım Calliou’nun. Ama bugün gözüme girdi kendisi..Koca koca insanlar çevre konusunda bu kadar duyarsız davranırken bacak kadar Calliou , kompost gübre yaptı , açıkçası etkilendim.

Kompost gübre nedir diyecek olursak, oluşan bitki atıklarının toplanıp parçalandıktan sonra nemli ortamda bir süre bekletilerek tekrar toprağa kazandırılmasıdır diyebiliriz kısaca..

Bunu seyrederken, aklıma bir süre önce yine çalıştığım kurumun bizlerle yazılı olarak paylaştığı bazı yeşil öneriler geldi.
Çoğunu biliyorsunuz mutlaka ama derli toplu görmek bakımından sizlere bir kısmını yeniden hatırlatayım istedim.

·     Kağıt ve plastik torbaları hayatınızdan çıkarın. Yanınızda hep çok kullanımlı doğa dostu bir bez çanta taşıyın. Zaman içinde bunun evden çıkarken anahtarlarınızı yanınıza almanız kadar doğal bir refleks olacağını farkedeceksiniz.

·     Aylık faturalarınızı e-faturaya çevirin.

·     Postanıza gelen gereksiz kataloglardan kurtulun. Her sene dünyada tüketicilere ortalama 20 milyar katalog gönderiliyor. Bu katalogların yapımında 53 milyon ağaç ve 210 milyar litre su kullanıldığını biliyor muydunuz? (hafta sonu gazetelerden çıkan ilan cesetlerini düşünün)

·    Elinizden geldiğince geri dönüşüme katkıda bulunun.

·     Eğer mümkünse kompost yapmaya başlayın, bunun sayesinde bedavadan gübre de elde etmiş olursunuz.(süper bir fikir)

·     Ağaç dikin.

·     1 litrelik plastik su şişesi yapabilmek için 26 şişe su harcandığını ve bunu yaparak 25 litre yeraltı suyumuzu kirlettiğini biliyor muydunuz? Pet şişede su içmeyin.Metal ya da cam şişe tercih edin.

·     Elektrikli su ısıtıcısı kullanın, çünkü ocak üstü ısıtıcılardan daha az enerji harcar. (eşime duyurulur,kendisi hep aksini iddia eder)

·     Çamaşırlarınızda kullandığınız klasik deterjanlardan vazgeçin. Günümüzde kullanılmaya başlanan doğal deterjanlar artık daha düşük dereceli suda bile temizleme özelliklerine sahipler.  

·    Çamaşırlarınızı iyi temizleyebilmek için sıcak suya ihtiyacınız olmadığını biliyor muydunuz? Kullanılan enerjinin %10’u makine motoru için, %90’ı ise suyu ısıtmak için harcanır.

·     Çamaşır kurutma makinesi, buzdolabından sonra evde en çok enerji harcayan ev eşyasıdır. (evdekini elektriğe kıyamadığımdan yıllardır kullanmıyorum.)

·    Eğer evinize yeni elektronik eşya alacaksanız Energy Star model olmalarına özen gösterin. Uzun vadede faturalarınızdan size kazanç sağlatacaklarından emin olabilirsiniz.

·    Gideceğiniz yer yürüyerek 30 dakikadan kısa bir mesafede ise yürümeyi tercih edin. (süper bir fikir aslında ama ben sabah yürüyüş yapıp işyerine kadar yürüyüp sonra eve dönüp, giyinip işe arabayla gidiyorum)

·    Toplu taşıma araçlarını kullanın.

·    En azından haftanın bir günü (etsiz Pazartesi) vejeteryan olun. (bana en ilginç gelen madde bu, üzerinde düşüneceğim)

·    Organik beslenin.

·    Gereksiz paketlenmiş sebze ve meyveler almayın.

·    Kıyafetlerinizde doğal olanları tercih edin, pamuk, keten ve yün vazgeçilmezleriniz olabilir.

·      Doğal kozmetikleri tercih edin. İçerikler listesine göz gezdirirken kimyasal isimler varsa uzak durun, Latince isimler genelde bitkisel içeriklerdir ve zararları yoktur.(en iyisi kozmetik kullanmamak belki de )
Bunların yapabildiğimiz kadar çoğunu yapıp “Calliou kadar bile olamadım.”dememek lazım J

Not: Bir hafta uzaklarda olacağım, fırsat olursa ve internet bulabilirsem yazımı paylaşacağım, ama yapamazsam  kusura bakmayın olur mu?

28 Mart 2012 Çarşamba

Hercai Menekşesi ve Kuğu Gölü Balesi


Bugün acılarla doluyum :))
Arkadaşlarım, işyerime gelen misafirlerim, ailem, çalışma arkadaşlarımın büyük kısmının benden birçok kez dinleyip bıktıkları bir endişemin gerçekleşmiş olması ile ayakta durmakta zorlandığım bir gün. :))

Zaman zaman çevremdekilerle paylaştığım bir fikrim vardır:

Eğitim anlayışımız o kadar enteresan ki,  tüm çocukları küçükken spora, müziğe, resim yapmaya  filan yolluyoruz, sonra ilköğretimin 6. sınıfından itibaren sınav maratonuna sokuyoruz. Hemen resmi, müziği, sporu bırakmalarını emrediyoruz ki, maratonda daha hızlı koşsunlar, asosyal olsunlar, dünyayla ilişkilerini kessinler, robocop 'a bağlasınlar. Taksim’e bırakınca evin yolunu bulamayacak kadar sünger kafalı hale gelebilsinler.

Sakın kendilerine özel zevkleri olmasın, genel kültürlerini zinhar geliştirmesinler, kitap okumasınlar, müzik dinlemesinler, hayatları sadece cosinüs, trigonometri, hava sıcaklığı 200 m yükseklik düştükçe 1 santigrad düşer vb gibi bilgilerden ibaret olsun.

Öyle ya gerçek hayatta sadece bu bilgiler gerekiyor. Yoksa çiçekmiş, böcekmiş, menekşeymiş, baleymiş , Kuğu Gölüymüş, amaannnn, insanın ne işine yarar??

Derken..

***

Beklediğim an sonunda geldi.




“Kim Milyoner Olmak İster” yarışmasına katılan yarışmacı, geçtiğimiz yıl üniversite giriş sınavında Türkiye 4. sü olmuş.

Sunucu, yarışmacının bu özelliğini öğrenince bir irkilmiş, daha sonra sorulara geçilmiş.




İlk 4 soruda joker haklarını bitiren yarışmacı, “Hercai hangi tür çiçeğin bir çeşididir? “ sorusuna dahi yanıt verememiş.



Eeee, sadece defter, kitap, dersane, bilgisayar sarmalında yaşayan, normal bir çocuk ya da genç gibi bahçede oynamayan, parkta sevgilisiyle elele gezmeyen birinin menekşeyi, hercaiyi tanımasını beklemek de safdillik olur.
Ya Kuğu Gölü’ne ne demeli?

Baraj sorusu olan "Şu anda çalmakta olan Tchaikovsky 'nin ünlü eserinin adı nedir "sorusuna da cevap verememiş ..Bu genç örnek sayılabilecek bir genç ...

Öncelikle, bu durum  "Türkiye’de uygulanan  sınav sisteminin hayata dair hiç bir şey kazandırmadığının tam olarak kanıtıdır" diye düşünüyorum.

Bunun yanı sıra annelerin babaların çocuklarına “Ders çalış” derken, bir kez daha düşünmeleri gerektiğini, hatta dersaneye yollamanın, hatta üniversite okumanın giderek anlamsızlaştığını somut olarak görmemizi de sağladı fikrimce..
Çocuklarımızı sürünün parçası olan sıradan üniversite mezunları olmaktan koruyup, yaratıcı, üretken, sosyal, kültürlü ve girişimci çocuklar olarak yetiştirmenin zamanı geldi derim ama, bilmem siz ne dersiniz?

26 Mart 2012 Pazartesi

25.Kare..Sübliminal Mesaj..Bilinçaltı..

Genel olarak çocuklarla TV seyretmek zor. Her kanal beklenen hassasiyeti göstermiyor. Bu nedenle genellikle TRT dizilerini tercih ediyoruz.

Ancak kızların özellikle sevdiği ve takip ettiği bazı programlar var. Bunlardan biri de “Çocuklar Duymasın“. Ben de eskiden beri, yani yıllar önce ilk yayınlanmaya başladığı TGRT günlerinden itibaren denk geldikçe izlerim.

Ailece seyretmeye uygundur, bazen güzel mesajlar da verirler  derken..
Geçen gün okuduğum bir haberle şaşırıp kaldım.

Daha doğrusu şöyle, bir izleyici, bir gazetenin yazarına mektup yazmış. Demiş ki:
-“Çocuklar Duymasın “ adlı dizide kahvehanede duvarda asılı bir kadın resmi var, kadın giyinik değil, resim duvarla aynı renkte olduğundan çok da fark edilmiyor, ama bu bir sübliminal mesajdır. Avrupa ülkelerinde sübliminal mesaj vermek yasaktır. Bu diziyi çocuklar da izliyor. Gereken önlemin alınmasını rica ediyorum.

***
Şimdi, konu oldukça karışık.
En baştan başlayalım. Sübliminal mesajın ne olduğunu bilirsiniz.

Kabul edilen odur ki, insan bazı mesajları bilinçli olarak alır. Ama reklam dünyası ya da teorisyenler, zaman zaman vermek istedikleri mesajları direkt olarak veremediklerinden, bilinçaltlarından vermeye çalışırlar. Bu daha fazla para kazanma amacıyla başlayıp, yandaş, mürit kazanmaya kadar değişen bir yelpazede insanların bilinçaltını etkilemekle mümkündür.
Reklam dünyasında kabul edilen şudur:

İnsan saniyede 24 kareyi net olarak görür ve algılayabilir. 25.kare bilinçli olarak algılanamaz. İşte verilmesi istenen mesaj 25.kareye konarsa, alıcı bilinçsizce de olsa mesajı alır.

Çok sevdiğim ve sinema tarihinde farklı bir yere koyduğum "Fight Club" bu kavrama değinen ve ön plana çıkaran bir filmdir. İzlemeyenlerin mutlaka izlemesini öneririm. (25.kare tekniğiyle sigara içen Brad Pitt filmin farklı sahnelerinde görünmektedir.)
Ama asıl beni  endişelendiren başka bir şey oldu. Bugüne kadar Fight Club ‘ı, bazı Coca Cola ,Mc Donald’s vb reklamlarını duymuştum ama , Walt Disney çizgi filmlerini duymamıştım.

Bir araştırdım ki, masum diye çocuklarımıza seyrettirdiğimiz bu çizgi filmler meğer mesaj bombardımanıymış. Üstelik verilen mesajlar hep cinsellik ve pornografi üzerineymiş..

Eşimle bu konunun üzerine biraz konuştuk bugün, bu bilinçaltı kirletme operasyonuyla varılması istenen nokta nedir diye..Yani reklam yapanların amacı daha fazla satmak ve para kazanmak da, ama çizgi filme alttan mesaj koyanların maksadını gerçekten çözebilmiş değilim.
Sizce de hayat çok karışık ve komplike değil mi?

Not : 1. resim hemen hepimizin seyrettiği "Kuzuların Sessizliği " filminin afişi. 2. resim ise  onun ağız kısmının büyütülmüş hali. Lütfen siz biraz daha büyütün. Kuru kafa görüntüsünün aslında 7 çıplak kadından oluştuğunu göreceksiniz. Ve bu 7 çıplak kadın aslında "Salvador Dali ve 7 çıplak " fotoğrafının birebir kopyasıdır. Kuzuların Sessizliği filmini seyredenlerden kaçı bunu biliyordu??

24 Mart 2012 Cumartesi

Yemek İçin Yaşamak ,Yaşamak İçin Yemek...Vedat Milor..


Yemek yemeyi seviyorum.
Hayatımın hiçbir dönemimde zarif ve zayıf biri olmadım. Zaten yazılarımdan da yemeye içmeye, yemek yapmaya olan düşkünlüğümü anlıyorsunuzdur sanıyorum.

Ne yapayım, istediğini de yemezsen hayatın tadı çıkmaz ki..
Her neyse, yemeği sevince yemekten bahsedenleri de ister istemez seviyor insan.

Eskiden bir tek Mehmet Yaşin vardı.
Çıkar, gezer, gezip gördüklerini yazar, gitmişken artık orda Allah ne verdiyse yer, her zamanki soğuk ve ruhsuz tavrıyla, tüm yemeklere “damak çatlatan “ diye yorum yapar, kalkıp giderdi.

Ardından hayatımıza Vedat Milor girdi.
Bir süre önce Ata Demirer ile beraber bir sohbetlerini okumuştum. ”Beraber yemeğe çıktığım kadın salata  yer, onu da bitirmeyip tabağın dibinde çatalla oynarsa benim o kadınla mutlu olmam mümkün değil “demişti. Hatta röportajdan aynen alıntı yapalım.

“Kadın seninle o anı paylaşmalı, sohbet etmeli, yorumlarda bulunmalı. Benim eşim bunları yapıyor.” diyor. İşte buna bayılmıştım. Zira yemeyen içmeyen sadece diyet düşünen biri yaşamasın daha iyi bana göre. Allahtan eşim de bu konuda benimle aynı fikirde , denemeye , farklı tadlar tatmaya , gezmeye ve gezdiği yerlerde mutlaka yerel şeyler yemeğe benim gibi açık da , harmoni içinde yaşayıp gidiyoruz. (Yaşamak için değil yemek için yaşayanlardan olduğum çok mu belli oldu?)

Ben Vedat Milor’un gurmeliğinden, bazı insanların onu  ukala ya da snob olarak değerlendirmesinden, ellerinin titremesinden, yağları çenesinden akıtarak yemesinden  filan bahsetmeyeceğim.
Beni bu yazıyı yazmaya iten iki şey var.

Birincisi, yemek yerken müthiş zevk alması. Program yapmak için değil, gitmiş olmak için gitmiyor, tatmak için tatmıyor, orada gerçekten olmak istediği için oraya gidiyor ve tadını çıkararak bir güzel yiyor.
Diğer neden de şu : Geçenlerde yazdığım Tolga Çevik yazısında belirttiğim  gibi, Vedat Milor’un savaşçı tarafından ve azminden etkilendiğim için yazıyorum bu yazıyı.

Annesi ve babası o beş yaşındayken ayrılmış, babası başkasıyla beraber yaşamaya başlayınca annesi bunalıma girmiş, Vedat Milor bunun üzerine babaanne ve dedesiyle yaşamaya başlamış. Onlar ölünce Galatasaray Lisesine yatılı olarak gitmiş.  Ardından benim de bir şekilde mezun olmayı başarabildiğim  Boğaziçi Ekonomi bölümünü şeref derecesiyle tamamlamış. Arkasından CV , London School of Economics, Berkeley Üniversitesi, Dünya Bankası, Brown Üniversitesi, Princeton Üniversitesi, Georgia Teknoloji Enstitüsü,Koç Üniversitesi şeklinde devam ediyor.

Yani CV çok ama çok dolu ve şık.  Vedat Bey , bütün hafta nerdeyse aç oturup, haftada bir defa mutlaka “iyi yemek” yemiş. Radyo alamamış , ama ayda bir  Fransa’da iyi lokantalara gidip yemek yemiş.(bursundan ayırarak)  Yemek ve şarap konusu hep kalbindeymiş ama babası onun istediklerini yapmasına ve yüreğinin sesini dinlemesine izin vermemiş.
Fakat tüm yapması gerekenleri yapıp, başarması gerekenleri başarmış ve sonunda aklında kalanları  yapmaya karar vermiş. Hatta bana sorarsanız iyi bile olmuş, bence tüm birikimleri, yaşadıkları, yaptıkları, başardıkları , onun bugün Türkiye’de “duayen gurme” olmasını ve bir akım yaratmasını sağlamış.

Belki de Türkiye’de de Michelin yıldızlı bir lokanta açılır da, Vedat Bey’den orayı izler ve sonunda da gidebilme şansı yakalarız ne dersiniz?
Not : Programlarından samimiyeti nedeniyle en sevdiğim bölümün linki ekte, belki göz atmak istersiniz.

http://www.youtube.com/watch?v=gcgVdlMQq3A


21 Mart 2012 Çarşamba

İstanbul'u Biz Meşhur Ettik..Dice Kayek..

Bazen ne yazacağım diye kıvranıyorum, bazen de konular sırada bekliyor, birbirlerini itiyorlar öne geçmek için.
Üç konu var, biraz birini biraz da diğerini yazıyorum.

Birkaç gün önce Twitter’da Harun Tekin’i birilerini eleştirirken gördüm.

Bu arada kendisinin ciddi hayranıyımdır, hem müzisyen hem de akademisyen kişiliğine son derece saygı duyarım.

Konu ilgimi çekti, biraz deşeyim dedim.

Kendisi her zamanki zerafetiyle isim vermemeye çalışıyordu. Ama  biraz araştırınca kim olduklarını buldum.

Benim hemşehrilerim, iki kardeş, nam-ı diğer Dice Kayek .(Ayşe-Ece Ege)

Kendileri geçtiğimiz günlerde tirajı yüksek gazetelerden birine röportaj vermişler. Ama sanırım ya jet-lag, ya doz aşımı durumu var, tam olarak bilemedim .

Yazının başlığından başlayalım:

“İstanbul’u biz meşhur ettik.”

Daha bu Pazar sabahı Fetih 1453 ‘ü seyrettik, Allah’tan korkmak lazım, bundan 600 yıl önce imparatorluklar batmış, bir çağ bitmiş, bir çağ başlamış bu şehir için, 1.yy da Romalılar ele geçirince Byzantium adını almış,Romalılar kimlerden aldı , o kadar geriye gidilemiyor gördüğüm kadarıyla..Ve bu kardeşler çıkmış,İstanbul’u biz meşhur ettik demiş.Pes.

Victoria’s Secret mankenlerini fazla kıvrımlı, fazla şişman bulduklarından, kendileri gibi iyi tasarımcıların bu mankenlerin giysileri iyi taşıyamayacaklarını düşünüyorlarmış.
Dünyada aklıma son gelecek şey, bir gün olup da Victoria’s Secret mankenlerinin avukatlığını yapacağımdı, kısmette o da varmış hayırlısıyla…
Şimdi bomba geliyor : Bir podyum mankeninin en iyi yaşları 15-16 yaşıymış. Yani daha kadın olmadan önceki hali, yani sübyan hali. Tabi daha sonra, normal bir kadının , Allah’ın yarattığı ve doğanın ihtiyaç duyduğu şekilde göğüs kalça gibi bölgeleri gelişiyor, o da tasarımcılara göre giysiyi iyi taşıyamamaya yol açıyor işte.

İnanamıyorum, bu insanlar, podyumda manken değil, android istiyorlar. Ve bir takım çocuklar da, onlara yaranmak için yemiyor, içmiyor, anoreksia oluyor , 25 yaşında da yaşlandı diye bir kenara atılıyor, sonra bir kısmı intihar ediyor.


Röportajdan aynen alıntıdır:
“Mesela 2001 yılında yine ilk kez Lara Stone’u podyuma çıkardık. O zaman daha androjen bir yüzdü, ama zaman geçtikçe kıvrımlı hatlara sahip oldu, göğüsler filan, kullanamıyoruz.”

Başarı güzel şey, yaratıcı olmak, sanatçı olmak, hepsine son derece saygı duyuyorum. Onların tasarımlarının bir cm2 lik kısmını bile yapamam, dolayısıyla “Sen çok mu anlıyorsun da eleştiriyorsun “ diyebilirsiniz. Yanlış anlaşılma olmasın, yaptıkları işi değil, sadece dünya gerçeklerinden uzak ve snob tutumlarını eleştiriyorum.
Acaba yaratıcı, sanatçı olmak, biraz da toplumdan kopuk ve snob  olmak demek mi?

19 Mart 2012 Pazartesi

İstanbul'da Bahar..


Bahar geliyor sanırım.
Güneş yüzünü göstermeye başladı. Hala tam iyileşemedim, haftasonu gezecek tozacak enerji bulamadım, bu sene kış uzun sürdü, evde olmaktan, karanlıktan , üşümekten sıkıldım.
Bugün oturup hayal ettim. 23 senelik İstanbul’lu olarak, ”Güzel bir günde neler yapılır?” diye düşündüm kendi kendime. Hayali bile güzel..
Hadi başlayalım.
Yıllarca oturduğum Üsküdar’da, önce Fethi Paşa Korusuna gider, köprü manzarasını seyreder, ardından Paşalimanı Kafe’de elimi denize sokarak çayımı içerim. Beylerbeyi Camii meydanında midye tavamı yer, oradan Üsküdar’a dönüp  vapura biner, Eminönü, Beşiktaş ya da Karaköy’e geçerdim. Kızkulesi’ni, Sarayburnu’nu doyasıya seyrederdim. Hele gün batımına yakınsa Topkapı Sarayı’nın, Ayasofya'nın üzerinden batan güneşe bakar, hayallere dalardım. Mümkünse bir bardak çay içer, vapura binerken yanıma aldığım bayat ekmek kırıntılarını martılara atardım.
Karaköy’de gemiden inip Tünel’e yürürdüm. Tünel’e biner, yukarıya çıkardım. İstiklal Caddesi’nde boylu boyunca yürür, ya Şampiyon’da kokoreç, ya Bursa Kebapçısı'nda İskender yerdim. Kitapçılara girer, kitaplara bakar, en trendy müziğin ne olduğunu anlamaya çalışırdım. Eşim yanımda olursa İnci’ye gider profiterol yerdik.(aslında ben yemem  ama eşime eşlik ederim) Yanımızda kızlar yoksa sinemaya gitmek de fena olmazdı hani.
Gezi Parkı'nın yanında kıyıda köşede kalmış bir çay bahçesi vardır. Çalışma hayatının 10 senesini Elmadağ’da geçiren ben, o çay bahçesinden Boğaz'ı seyretmeyi, öğlen yemeğinde aperatif bir şeyler alıp, orada manzaraya karşı atıştırmayı hep çok sevmişimdir.
Beşiktaş’a yıllarca vapurla gittim, geldim. İşe, üniversiteye..
Beşiktaş’tan Ortaköy’e yürümek gerekir. Yıldız Parkı kapısından yukarı çıkıp Yahya Efendi Dergahı’na uğramak. Şehrin bu kadar göbeğinde bu sessizlik, bu dinginlik, bu huzur sizi şaşırtacak. Haaa giderken, yanınızda kedi maması götürmeyi unutmayın..
Eğer Karaköy vapuruna değil de, Eminönü vapuruna bindiysem de , tramvaya binip Sultanahmet’e giderdim. Her gittiğimde mutlaka Yerebatan Sarayı, Sultanahmet Köftecisi'nde köfte, Ayasofya ‘da taşa parmağımı sokup dilek dileme gibi standart ritüelleri mutlaka yapıp, ardından doğru Kapalıçarşı..(Mutlaka Müze Kart alın, kartınızla, zamanınız da varsa, Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı, İslam Eserleri Müzesi, birçok yer daha gezme şansınız olur.)Sultanahmet’te son dönemde beliren rengarenk butik otellerle dolu dar sokaklarda gezmek de bana çok keyif veriyor.
Bir şey almasam da çok keyiflidir Kapalıçarşı. İstanbul’a dışarıdan gelen tüm misafirlerimle mutlaka giderim. Oranın tarihi dokusunu ve nem kokusunu her zaman AVM lere tercih ederim.(AVM lerden nefret ediyorum.)

Haliç’i de unutmamak lazım. Dilerseniz Eyüp Sultan, Patrikhane, Piyer Loti, dilerseniz de Sütlüce, Rahmi Koç Müzesi, Santral İstanbul, Miniatürk.. Ama ne olursa olsun, uykuluk yemek şart. Bayılırım, olsa da yesek..
Uzun uzun vaktiniz varsa, dilenci vapuruna binip kavaklara gidebilirsiniz. Ya da Garipçe’ye ..Anadolu Feneri’ni, Poyrazköy’e balık yemeğe gitmeyi de unutmamak lazım.
Demem odur ki, İstanbul’da gidecek yer, yapılacak şey çok..

Yeter ki atalım üzerimizdeki kış toprağını ..Ne kadar özlemişim ben baharı meğer..Haftasonu olsa da gezsek..

17 Mart 2012 Cumartesi

Ay Işığında Saklıdır..Toprak Sergen...

Geçenlerde "Sen Kimsin" i seyretmiş ve size biraz bahsetmiştim.

Tolga Çevik ile ilgili duygularımı zaten biliyorsunuz.

Tolga Çevik, geçen gün konuk olduğu bir programda, gerçek sanatçılardan bahsetmişti ya, hani "Rol seçmezler sosyetikler gibi "demişti.

Ordaki kasdettiği kişi Toprak Sergen'di.

Ben çok severim Toprak Sergen'i.

Oldum olası. Ses rengine herkes gibi bayılırım.

Onun gibi Kaş aşığıyım.

Toprak Sergen, 2006 yılında çektiği çok gözde bir iş yaparken kopan Gamze Özçelik skandalı ve Gamze Özçelik'in hiçbir şekilde korunmamasından dolayı bu camiadan bir süreliğine uzaklaşmıştı.

Kaş'ta kendine bir dünya kurdu.

dogasenicagiriyor.tv projesini tamamen kendi imkanlarıyla destekledi.

Bunu finanse edebilmek için hala belli projelerde, TV kanallarında çalışmaya devam ediyor. Çocuk konusunda eksi-2 kuralını benimsiyor. Bir tane ailesi olmayan çocuğu evlat edinerek kurtarmak, bir de bir çocuğun doğmasını tamamen engellemek.

Ben bugün Toprak Sergen ile beraber, biraz eskilere gitmek istiyorum.

Bundan çok çok yıllar önce,  artık ne nedenle bilmiyorum, evdeydim ve televizyon seyrediyordum.

Doğum iznindeyken filan olabilir, tam hatırlamıyorum.

Bir TV filmi başladı. Adı "Ay Işığında Saklıdır".

Başrolde Toprak Sergen ve Aydan Şener vardı. Aynı adı taşıyan film müziğini, bence Türkiye'nin en önemli kadın ozanlarından ve vokallerinden Şebnem Ferah söylemekteydi. Hala da o parçayı severek dinlerim. Aslına bakarsanız filmin tüm müzikleri çok iyi seçilmiştir. Demir Demirkan farkı hemen hissedilmektedir.("Ay Işığında Saklıdır "da bir Demir Demirkan parçasıdır.)

Filmin konusu şöyledir:

Bir şirkette üst düzey yönetici olarak görev yapan Şule, kendi halinde mazbut bir yaşantı sürmektedir. Yeni başlattıkları  reklam kampanyasının görüşüldüğü toplantıda aykırı tavırlarıyla taninan metin yazarı Uygar ile tanışırlar ve birbirlerinden etkilenirler. Uygar, disiplinsiz, sorumluluk duygusu az biridir. Şule ise işine bağlı,dakiktir ve düzenli bir yaşamı vardir. Birbirlerini deliler gibi seven ama kişilikleri, yaşama bakışlarıyla çok ayrı insanlar olan Şule ve Uygar, sevgilerinden güç alarak birlikte kalmaya, tüm ayrılıkları aşmaya çalışacak ama başaramayacaklardır.

Uygar' ın Deff Leppard-Too Late eşliğinde bekleyiş sahnesi, filmin "asıl " sahnesinde çalan "Wonderful Tonight", "Harika hissediyorum çünkü gözlerinde ay ışığını gördüm" repliği, Aydan Şener'in rock konserine sarı takım elbise ile gitmesi, ayrıca Aydan Şener'in ezik, fakir, kötü yola düşmüş olmadığı bir film olması, Münir Özkul'un filme adını veren repliğinin sahnesi, vücudun belirli bölgelerinde ben sahibi olmanın zararları  ve tabii ki vurucu son uçurum sahnesi ....

Toprak Sergen'in canlandırdığı karakter için söylemek istediğim ise ülkemiz sinemasında marjinal diyebileceğimiz pek örneği gözükmeyen muhalif ve sıradışı bir karakter olduğudur. O dönem beni bu duruşuyla çok etkilemiş (yapım yılı 1996) ve aklımda hep pozitif kalan Toprak Sergen imajının oluşmasını sağlamıştır.

Bugün geriye dönüp baktığımda, ne olursa olsun,gülümseyerek hatırladığım bir filmdir, bir tek "Keşke Toprak Sergen o peruğu takmasaymış" demekteyim.
İnanılmaz paralarla yapılan büyük prodüksiyon yeni nesil Türk dizilerinin yanında, kısıtlı bütçeyle çekilen ancak unutulmayan bu tip Türk filmlerinin olduğunu da hatırlayarak ,filmi  boş bir gününüzde You Tube'dan izlemenizi öneririm.

Umarım filmi  izlerken , sizinde benim gibi yüzünüze bir gülümseme yerleşir...Bakalım siz de benim gibi Issız Adam'ı hatırlayacak mısınız?

15 Mart 2012 Perşembe

14 Mart..Dünya Pi Sayısı Günü..

Salı akşamı evde hummalı bir çalışma vardı.

Yaşınız kaç olursa olsun, çocuğunuz olunca her gün yeni bir şeyler  öğreniyorsunuz.

14 Mart'ı ben Tıp Bayramı olarak biliyorum.


Ama düşünün bakalım.

3. ay..14. gün...

3.14..

Yani Pi sayısı..


Pi Günü, ünlü matematik sabiti Pi sayısı anısına özel kabul edilmiştir ve her  yıl 14 Mart'ta kutlanmaktadır. Bunun sebebi ise Amerikan  tarih formatında bu günün 3/14 olarak geçmesi ve bunun Pi sayısının en yaygın kullanımını anımsatmasıdır.
Dünyada da Pi Günü her 14 Mart’ta matematik severler tarafından çeşitli etkinlikler ile kutlanıyor. İngilizcedeki tarih formatı olan March 14,2011 ‘den yola çıkarak ABD’deki Exploratorium Müzesi Pi Sayısı‘nın yaklaşık değeri 3,14 ‘ü 3.ay 14.gün olarak Pi Günü‘ne tahsis etmiş.

Hatta ayrıntıya girip 3,14‘ten sonra gelen basamaklardaki 15926 rakamlarından 1 :59 :26 saniyesini kutlama zamanı olarak belirleyebilirsiniz. Gece 2′de Pi Günü ne kadar kutlanabilir o ayrı tabii. Çeşitli üniversitelerimizde, liselerde, ilköğretim okullarında hatta ana okullarında bu güne özel kutlamalar olurken, pi logosu taşıyan pastalar bu kutlamalarda en büyük rolü taşıyor.

İngilizce’de pastanın ‘pie’ anlamında olduğu göz önüne alınınca neden pasta tercih edildiğinin de bir nedeni var. Aynı zamanda Einstein’ın doğum günü de 14 Mart.

Pi sayısı (π), bir dairenin çevresinin çapına bölümü ile elde edilen matematik sabitidir.  M.Ö 1650 yılında, Eski Mısır’da yazılmış Rhind Papirüsü’nde bahsi geçmektedir.

İşte bizim kızların okulları da, bugünü kutlamak için kızlardan pasta getirmelerini istemiş.

Bizimkiler de halalarıyla beraber ekte resmini gördüğünüz kurabiye ve pastaları yapmışlar.


Ancak bir kaç arkadaşla konuştum.

Bir tanesi " Ben Pi sayısını 3.14 olarak bilmem ,benim için Pi 22/7 dir" dedi.

Mantıklı..

Acaba Mart'ın 14'ünde mi, Temmuz'un 22'nde mi kutlamak daha doğru olur, ne dersiniz?

Not : Bu sene yani 2013 Mart'ında Pi günü konsepti Pi tişörtü idi. Bu nedenle kızlar kendilerine tişört dizayn ettiler. Sizlerle o tişörtleri de paylaşmak istiyorum. Bu tişörtlerden 14 Mart günü sözlü notu alacaklar.



13 Mart 2012 Salı

Güneş, Kum, Su .. Zaman ve Saat..

Evdeyim, hastayım.Ayakta duramıyorum, yattığım yerden TV seyrediyorum.

Zaman geçmek bilmiyor, uyuyorum, uyanıyorum, sadece 1 saat geçmiş.
O zaman aklıma geldi bu konu. Saatlerle ilgili bir yazı yazayım dedim.

Saat, ilk defa M.Ö. 4000'lerde Mısır'da kullanılmaya başlanmış. Mısırlılar, Güneş'in her gün belirli bir düzende doğup battığını keşfetmiş. Bundan yararlanarak güneş saatini icat etmeyi başarmışlar.


Bu saat çeşidinde dik duran bir cismin güneşin geliş açısına göre oluşturduğu gölge boyuna bakılarak saat hesaplanıyor. Ancak güneş saatinin bir eksikliği olduğunu fark etmişler.. Geceleri güneş olmadığından dolayı çalışamıyormuş. 

Bunun üzerine Antik Mısırlılar kum saati ve su saatini icat etmişler.

Biliyorsunuz, Kum saatleri içine kum doldurulmuş, altı üstü geniş, beli ince, eşit miktarda bir sıvının ya da çok ince taneli bir katının bir delikten geçerken daima aynı zamana ihtiyaç göstereceği ilkesine dayanarak çalışan zaman ölçme aracı..


Akış hızının sabit olmayıp, işlemin toplam süresinin sabit oluşu bu saatlerin dezavantajı..Kum saati, Avrupa’da ilk kez 8. yüzyılda bir papazın buluşuyla kullanılmaya başlanmış..


16. yüzyıldan günümüze bu saatler sürekli zamanı ölçmek için değil, belirli bir sürenin başlangıcını ve bitişini göstermek için kullanılmıştır; kiliselerde dua süresi, gemilerde tayfaların nöbet süresi ya da gemilerin hızlarının belirlenmesi amacıyla da kullanılmış...Ve günümüzde oyun vs. benzeri yerlerde de kullanılmakta..


Su saati ise, suyun düzenli biçimde su miktarının ölçüldüğü bir kabın içine veya kaptan dışarıya akmasına dayanan bir saat türü..


Su saatleri güneş saatleri ile birlikte en eski zaman ölçüm yöntemlerinden biri.. Ne zaman icat edildiği bilinmiyor. Antik Mısır ve Babil'de MÖ 16. yüzyılda kullanıldıkları tespit etmişler. Bazı yazarlar Çin'de MÖ 4000 civarında ortaya çıktığını öne sürmektedir.


Zamanın mekanik olarak ölçülmesi yönündeki ilk adımlar din adamlarından gelmiş. Keşişler dua etmek için kesin saati bilmek zorundaymışlar. İlk mekanik saatler, saati göstermek değil duyurmak üzere yapılmışlardı. Bu saatler birer ağırlığa bağlı olarak çalışıyorlardı ve belirli zaman aralıkları ile gonga vuran tokmaklarla yapılmış.

1500’lerde zembereğin bulunmasıyla, büyük ağırlıklar kalkarak taşınabilir küçük saatler olanaklı hale gelmiş. İlk saatlerde kadran, akrep ve yelkovan bulunmuyormuş.. Okuma yazma oranının düşük olması, saatlere insanların bakıp anlayacağı yazılar koymak yerine çan sesleri konmasını gerektiriyormuş.


Sarkacın bulunmasıyla ilk defa olarak saatlere dakika ve saniye kolları eklenmiş..1670’lerin ortalarında Huygens’in balans yayını geliştirmesi taşınabilir saatlerin gerçek bir cep saati haline getirilebilmesini, yay mekanizmasının bulunması, zamanın hem karada hem de denizde aynı doğrulukta ölçülebilmesini sağlamış.


Ben saatsiz yaşayamayanlardandım. Taa ki birkaç sene öncesine kadar.
Artık ne yazık ki kolumda saatim yok , işteysem bilgisayara, evdeysem fırına ya da TV ye, sokaktaysam da cep telefonuna bakıyorum.


Ama söz vermiştim ben kendime, hani basit yaşayacaktım??

Not : Yukarıdaki resmini gördüğünüz Prag'daki saatin hikayesini vaktiniz olursa araştırıp okumanızı öneririm.

12 Mart 2012 Pazartesi

Tolga Çevik..Komedi Dükkanı.. Sen Kimsin..


Bir kaç gündür evde hastayım, tam ev kadını gibiyim. TV filan seyredebiliyorum, süper.
Dün  ailecek evdeydik. Pazar ya, çocuklar ödev yaptılar odalarında, ben de zapping.
Bir baktım, fazlaca izlenmeyen bir TV kanalında, idolüm var.

Tolga Çevik. Üstelik canlı yayında.
Hemen takıldım kaldım tabii..

***
Bundan 1.5 sene önce bir eğitime gittim. Yöneticiler için İleri Düzey Sunum Becerileri..

Sınıf sadece 4 kişi olacaktı ve samimi arkadaşlar grubu ayarladık, biz bizeydik.
Eğitime bir iki  gün kala bir mail geldi, gitmeden önce Powerpoint ‘te bir sunum hazırlamamız ve önceden yollamamız gerekiyordu. Konunun işle olmasına gerek yoktu, hatta olmasındı, anlatmaktan keyif alacağımız bir konunun seçilmesi tercih nedeniydi.


Benim konum Komedi Dükkanı idi..Ve  dolayısıyla Tolga Çevik.
Kendisinin yıllardır çok koyu hayranıyım. Hatta geçen sene yaş günümde çalışma arkadaşlarım bana Komedi Dükkanı’nın çekimine gitmek üzere bilet almışlardı ve bu hayatımda aldığım en güzel yaş günü hediyelerinden biriydi.


Komedi Dükkanı’nın TV8’de Salih Kalyon’lu günlerinden  beri izlerim. Hatta bazen Salih Kalyon’un ayrılışını kayıp olarak görürüm. Annem, çocuklar, bazen gülerken benim boğulacağımı ve öleceğimi çok düşünmüşlerdir. Biliyorsunuz dünyanın hiçbir yerinde üç saatlik doğaçlama performansı içeren bir program yok. Yönetmen ve piyanist programın çok önemli unsurlarından. (Bir de yukarıda kostüm Pamuk Prenses de olsa, Cuma da, pilates yapan hamile kadın da, aşağıda siyah rugan ayakkabılar)
1974 doğumlu Tolga Çevik tiyatro eğitimini Amerika’da tamamlamış. Daha sonra Türkiye’ye dönüp tiyatro çalışmalarına ağırlık vermiş. Avrupa Yakası, onun geniş kitlelerce tanınmasını sağlayan bir prodüksiyondu, ancak kendisi  daha sonra diziden ayrılıp Komedi Dükkanı çalışmalarına ağırlık verdi. Kendisini ayrıca BKM’ nin oyunlarında da izleme fırsatı bulduk.(Tabii ki BKM filmleri Vizontele ve Organize İşler’i de unutmamak lazım.)


Dün sabah konuk olduğu programda ben yine iflah olmaz bir Tolga Çevik hayranı olduğumdan emin oldum. Birincisi benim için, kendisi bir insanın fiziki özellikleri ön plana çıkarmadan ne kadar güzel, ve hatta ne kadar yakışıklı bir insan olabileceğinin dünyadaki en önemli kanıtıdır.
Sosyete sanatçı –gerçek sanatçı göndermesiyle, oyuna çıkarken sonrasında maymun olacaksa bile, öncesinde smokinle sahneye çıkarak seyirciye gösterdiği saygıyı vurgulamasıyla, hele ki eşine yaptığı jestle gönlümdeki yerini perçinlemiştir. (Sunucu Tolga Çevik’e çocuklarını sordu: -Babası sizsiniz , dayısı Cem Yılmaz , çocuklar nasıllar yetenekliler mi?  - Evet , çünkü anneleri Özge Çevik ..)


Yaptığı  işin 12 yaşından beri idealindeki iş  olduğunu söyleyince, şu anki durumumun benim 12 yaşındayken hayatımla ilgili bir idealim olmamasından kaynaklandığından emin oldum.


***
Yazımı geçen sene yaptığım sunumdaki gibi kapatacağım.

***
Tolga Çevik, konservatuvar sınavlarına 67 nolu aday olarak başvurur, 69 nolu kekeme aday kazanır ama Tolga Çevik kazanamaz. Ardından da yurtdışına tiyatro okumaya gider.

2002 yılında Tolga Çevik, Aşk ve Gurur dizisinde oynarken Yıldız Kenter ile rol arkadaşı olur.
Yıldız Kenter ona neden yurtdışında okuduğunu sorar. O da “ Almadılar ki, o nedenle yurt dışına gittim “der. Yıldız Kenter “ Kim almadı bakıyım seni? “ deyince “ Kızmayın ama siz ..” cevabını alır.

Yıldız Hanım, her zamanki profesyonelliğiyle :
-Hayırlısı olmuş canikom.

deyince, Tolga Çevik’in yıllardır içinde biriken öfke dağılmış gitmiştir.
Bence ilk fırsatta  “Sen Kimsin” i izleyin..Yani azmin zaferini..

10 Mart 2012 Cumartesi

Sevgililer Gününde Çiçek Vermek Doğru Mudur?

Sevgililer Günü, Anneler Günü, Dünya Kadınlar Günü, Doğum günü vb ...

Ne kadar çok kutlanacak gün var..

Ve her birinde de çiçekçiler biliyorsunuz köşeyi dönüyor.

Allah kazançlarını artırsın, lafım ona değil..

Bugün konu bambaşka..

Bundan sonra çiçek kabul ederken dikkat edin.

Eskişehir 'de E.T adlı kadın , M.T ile internette tanışmış.

Arkadaşlıkları aşka dönüşmüş ve evlenmeye karar vermişler.

Ancak bir süre sonra maddi ve manevi anlaşmazlıklar belirmiş ve boşanmaya karar vermişler.

Hatta 2.Aile mahkemesi psikolog raporu ve tanık beyanlarını dikkate alarak çifti boşamış.

Çocuklar annede kalmış, anne ayrıca hem kendi hem de çocukları için nafaka hakkı elde etmiş.

Ancakkkk...

M.T. kararı temyize götürmüş.

Temyizin gittiği Yargıtay 2.Hukuk Dairesi de boşanma kararını bozmuş.

Neden mi ?

Sevgililer Günü yüzünden..

Çünkü koca boşanma kararına itiraz ederken demiş ki:

-Karım boşandığımız halde kendisine 14 Şubat'ta alıp götürdüğüm çiçekleri kabul etti.

Bunun üzerine  Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ,"Boşanma kararı için ortak hayatın temelinden sarsılmış olması gerektiğinden, sadece tanık beyanlarıyla boşanmaya karar verilemez." gibi bir karar almış. Kadının çiçekleri kabul etmesinin, kocasını affetmesinden kaynaklandığına karar verilmiş.


Ben hep yazılarımda işliyorum, bu Sevgililer Günü, Kadınlar Günü filan kutlanmaması gereken ticari günler diye..

Alın işte, bir çiçek yüzünden, bir "Sevgililer Günü" çiçeği yüzünden bütün ailenin hayatı karmakarışık olmuş.

Çok merak ediyorum, çiçekçi o çiçeği satarken, verdiği çiçeğin nelere yol açacağını bilse satar mıydı acaba??

8 Mart 2012 Perşembe

8 Mart ve Unzile...


Sabah işe gittim.
Sağ olsunlar, bazı sevdiğim arkadaşlarım” Dünya Kadınlar Günü”’mü kutladılar.

Örneğin bir tanesi, provokasyon için, fonda” at, avrat, buzat “ üçlemesi içeren bir resimle beraber bir mail atmış.
Çok kibar, zarif olan mesajlar vardı, kendilerine teşekkür ettim, ama hemen ardından da maillere aynı şekilde cevap verdim:

-Dünya Kadınlar Günü’ne inanmıyorum. Prensip olarak eşitlik ilkesine aykırı buluyorum. Dünya Erkekler Günü yoksa, Kadınlar Günü de olmamalı.
Katılanlar da katılmayanlar da oldu fikrime..

Hatta “Karşısın karşı, her şeye karşı “ yorumunu yapan da..
Ama ne yapayım , fikrim bu..

Aslında hepiniz biliyorsunuzdur, bilmem kaçıncı baskı olacak ama, 8 Mart 1857 tarihinde New York’ta, ağırlıklı kadın işçilerin çalıştığı bir tekstil fabrikasında, yapılan grevi durdurmak isteyen polisin, işçileri fabrikaya kilitlemesi, bu arada yangın çıkması ve barikatlardan dolayı işçilerin kaçamaması nedeniyle, çoğu kadın 129 kişi hayatını kaybeder.

Bu gün  1910 yılında Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmaya başlanır, 1977 yılında Birleşmiş Milletler de günü onaylar. (Ama kayıtlarda New York’taki yangından iz bulamazsınız, günün anlam ve önemi kaydedilmemiştir.)
Bakın, şu anda akşam saat 23.30. Yani Kadınlar günü bitti..Peki ne oldu? Hala dünya aynı, erkekler aynı.. Eeeee?  Bugünü “Sevgililer Günü” gibi bir ticari metaya döndürüp, gül, çiçek, hatta ayakkabı satanlar ekstradan para kazandı, o kadar…Bazı mağazalar da ekstra indirim yaptı..



Bugün yine şiddet gören kadın, şiddet görmeye devam ediyor, birileri karısını,  sevgilisini öldürüyor, hala kızlar okutulmuyor, erkenden evlendiriliyor, zaten yaşam standardı  ortalamanın altında.(sadece maddi açıdan değil, aile, kültür, eğitim vb gibi diğer açılardan) Kadınlar da sevgilisinden, patronundan gül vb alarak/bekleyerek bugünü kutluyor.
Bence  Kadınlar Günü:

Kadınların kollanmasını, korunmasını sürekli vurgulayarak aslında aşağılayan gündür.
Anneler, babalar, gençler, çocuklar için gün kutlanabilir, fakat kadınlar günü manasızdır.

Bir cinsiyeti kutlayan gün olmamalıdır.
Günü kutlayana kadar, kadınlara özel gün ayırmayı gerektiren dezavantajları ortadan kaldırmak, asıl erkekliktir. Bugünü kutlayıp, diğer 364 günde bildiğini okumak değil.


Aslında öncelikle ülkemizde “Birey olabilmek için yeterli altyapın var mı?" gününü kutlamaya başlamayız. Dozajı artıra artıra belki bir gün  kadınlar, erkekler gününe gelebiliriz.
Olay zaten Sezen Aksu’nun “Unzile” ’sini dinleyince tamamen kilitlenip kalmıyor mu?  http://fizy.com/#s/123uk9

İlginizi Çekebilir;

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...